MODERNLİK VE ABD’DE POLİS ŞİDDETİ

ABD’de, iki siyahın polisler tarafından vurularak öldürülmesiyle başlayan ve Dallas’da 5 polisin öldürülmesine neden olan protesto gösterilerinde çok sayıda gösterici tutuklanırken, ülke genelinde ırkçılık ve polis terörü tartışmaları yeniden konuşulmaya başladı.

Louisiana eyaletinin BatonRouge kentindeki bir araba parkında salı günü meydana gelen olayda, beş çocuk babası 37 yaşındaki Alton Sterling isimli siyahi Amerikalı, polisin açtığı ateş sonucunda hayatını kaybetmişti. Olayın ertesi günü Minnesota eyaletinde 32 yaşındaki PhilandaCastile ise trafik ışıklarında arabasının içindeyken dışarıda duran polis tarafından vurularak öldürülmüştü. Olaya karışan polisler görevden uzaklaştırılırken, ABD’de son dönemde siyahların polis tarafından öldürülmesi olayları büyük bir gerilim ve tartışmaya neden olmuş durumda.

Sterling ve Castile’nin polis tarafından öldürülmesi hem sosyal medyada protesto kampanyalarına, hem de Dallas, California, Georgia, New York, Louisiana ve Washington DC başta olmak üzere birçok eyalette sokak eylemlerinin düzenlenmesine neden oldu. “Siyahların Hayatı Önemlidir” (Black LivesMatter) diyerek sokağa dökülen halk yaşanan polis şiddetini protesto ederken, Dallas’ta olaylar istenilmeyen bir şekilde gelişerek beş polisin hayatını kaybetmesiyle sonuçlandı. Gösteriler sırasında keskin nişancılar tarafından açılan ateş sonucu altı polis ağır yaralanırken, beş polis hayatını kaybetti. Dallas Emniyet Müdürü, bir garajda bir süre sıkıştırıldıktan sonra öldürülen şüphelinin, ABD ordusunda ihtiyat askeri ve keskin nişancı olan 25 yaşındaki Micah Johnson olduğunu duyurdu. Çok daha büyük bir saldırı planladığını söylenen Micah Johnson’ın polis müzakerecesine, polisin siyahları öldürmesine sinirlendiği ve beyaz polis memurlarını öldürmek istediğini söylediği belirtildi.

11 Eylül 2001’den bu yana en çok polisin hayatını kaybettiği olay, ABD Başkanı Barack Obama tarafından “Önceden planlanmış vahşi ve aşağılık bir eylem” olarak nitelendirildi. NATO zirvesi için gittiği Polonya’da konuşan Obama, “Bugün emniyet güçlerinin güvenliğimizi sağlamak için yaptığı fedakârlıkların yürek burkan bir örneğini gördük” diye konuştu.Ayrıca iki siyahın polis tarafından öldürülmesiyle ilgili, emniyet teşkilatındaki ırkçı önyargılara dikkat çeken Obama,istatistiklere göre beyaz polisler tarafından öldürülenlerin çoğunun Afrikalı Amerikalı olduğunu belirtmiş ve tüm Amerikalıların kaygılanması gerektiğini söylemişti.

Nitekim Polisin Şiddet Haritası Organizasyonu (MappingPoliceViolenceOrganization) tarafından yayınlanan rapora göre sadece 2015’te 1152’dan fazla siyah, polis tarafından öldürüldü. Siyahların toplam nüfusun yüzde 13’ünü oluşturduğu düşünüldüğünde, 2015 yılında yaklaşık üç siyahtan biri polis tarafından öldürüldüğü söylenebilir. Öyle ki kayıtsız ölümler düşünüldüğünde bu rakamın daha yüksek olabileceği söylenebilir.

Öte yandan on yıl süren ve binden fazla vakayı ele alan Harvard Üniversitesi tarafından yapılan bir çalışmaya göre, siyahi erkekler ve kadınlar, polis tarafından kelepçeleniyor, gözaltına alınıyor ve biber gazıyla müdahaleye maruz kalıyor. Ancak polis tarafından öldürülme söz konusu olduğunda, siyah ölümlerinin ırk ayrımcılığı nedeniyle gerçekleştirildiğine dair bir kanıt yok.

Bu bağlamda bu iki araştırma ABD’de yaşanan siyah ölümlerine iki farklı bakış açısı sunuyor. Polisin Şiddet Haritası Organizasyonu siyahilerin beyazlara oranla daha fazla öldürülme riski ile karşı karşıya olduğunu savunurken, Harvard Üniversitesi tarafından yapılan araştırma ırkçılık ve polis şiddeti arasında bir korelasyon olmadığı iddiasında bulunuyor. Bu iki perspektif, her ne kadar olayı farklı açılardan değerlendiriyor gözükseler de, aslında tek bir noktayı işaret ediyorlar: polis şiddeti. Bu bağlamda, var olan polis şiddetini siyahi vatandaşlar özelinde ele almak yerine, ABD’de yaşayan herkesi kapsayan bir analizin yapılması ve olayların alt metninde yatan nedenlerin tartışılması gerekiyor.

“Tüm Hayatlar Değerlidir”

Özellikle Sterling ve Castile’nin polis tarafından vurularak öldürülmesinin ardından, ABD’de yaşayan siyahilere karşı uygulanan polis şiddeti ve ırkçı söylemlere dikkat çekmeye çalışan “Siyahların Hayatı Önemlidir” (Black LivesMatter) sosyal hareketi gündeme geldi ve birçok siyahi Amerikalı hareket altında örgütlenmeye başladı. Beş polisin hayatını kaybettiği Dallas olayları sonrası, ABD’de ülke genelinde düzenlenen protestolarda çok sayıda kişi tutuklandı. Gözaltına alınan kişi sayısının 200 olduğu ileri sürülürken, Louisiana’daki gösterilerde, sokak eylemlerini organize eden “Siyahların Hayatı Önemlidir” hareketinin lideri DeRayMcKesson da tutuklananlar arasındaydı.

Sosyal medya üzerinden “Siyahların Hayatı Önemlidir” etiketi ile devam eden protestolar, “Mavi Hayatlar Değerlidir” ve “Tüm Hayatlar Değerlidir” etiketleri ile ülke genelinde tartışmalara neden oldu. Konu hakkında ABD Başkanı Obama ise, “İnsanlar siyah hayatlar değerlidir derken, bu mavi hayatların önemi yok anlamına gelmez; bu sadece tüm hayatlar önemlidir demektir, ancak şu anönemli olan mesele, verilerin bu tür kazalarda siyah halkın daha savunmasız olduğunu gösteriyor olmasıdır.” açıklamasında bulundu.

Nitekim soruna ‘tersinden ırkçılık’ ile yaklaşılarak çözüm üretilemeyeceği ve beyaz polislerin öldürülmesinin, siyahlara daha fazla hak sağlamayacağı gibi, aksine polisin siyahileri öldürmesi için bir bahane yaratacağı yorumu yapılabilir. Bu bağlamda polis şiddetinin belirli bir ırk özelinde ele alınarak, sorunun temelinde yatan sosyal problemlerin göz ardı edilmesi büyük bir hata olur.

Sivil Haklar Hareketi

Kuşkusuz ABD’de siyahlar sivil haklarını mücadele ederek kazandı. JimCrow yasaları, iki yüzyıllık kölelik, ırk ayrımı ve bunların sonucunda ortaya çıkan ekonomik götürülerden sonra, 1960’lar radikal mücadelelere sahne oldu. 1964 yılında çıkan Sivil Haklar Yasası Afrika kökenli Amerikalıların yasal eşitliğini sağlayarak, bireylere kabaca ırk ayrımcılığına karşı savaşmak için ihtiyaç duydukları yasal yetkiyi kazandıracaktı. Ancak görünen o ki fiili çok az şey değişti ve siyahlar mücadelelerine hala devam ediyor.Beyazların üstünlüğü Amerikan toplumunda kök salmış bir olgu olduğu ve ırkçılığın mevcut düzeni sürdürmenin bir numaralı aygıtı haline geldiği söylenebilir.

Son günlerde yaşanan olayların ardından basında çıkan haber ve raporlar, polis şiddetinin ve ırk ayrımcılığının ne kadar yaygın olduğunu gözler önüne serdi. Ancak söz konusu cinayetler sadece Sterling ve Castile ile sınırlı olmadığı gibi, sadece siyahi halka yönelik de değil.Zira polis şiddeti sistemin yapısal bir sonucu olarak sadece siyahilerin değil, tüm Amerikalıların ve ezilen her renkten insan grubunun sorunudur.

“Kârlı” hapishane sektörü

Yoksul ve beyaz olmayan kitlelerin genç yaşlardan itibaren kriminalize edilmesi, hak gaspları, sanayinin kârlılık oranının daha yüksek olduğu bölge/ülkelere kaydırılması, taşeronlaşma, ücretlerin düşürülmesi ve sosyal hizmetlerde kesintiye gidilmesi, polis terörünü de beraberinde getirdi.

1984’te Amerikan elitlerinin uyuşturucuyla mücadele konseptini piyasaya sürmesi ile beyaz olmayanlara ve alt sınıflara karşı savaş açılarak, tutuklamalar tam anlamıyla patlama yaptı. Özellikle Başkan Reagan’ın 1986’daki Uyuşturucu Karşıtı Yaptırım Yasası hapishanelerde inanılmaz bir yığılmaya yol açtı. Bunun sonucunda, cezaevindeki mahkûmların sayısı bir anda 2,5 milyona çıktı ve yüzlerce hapishanesiyle ABD dünyanın en fazla tutuklu sayısına sahip ülkesi haline geldi.

Bunun yanı sıra, Amerika’daki cezaevi sistemi, yatırımcılar için karlı bir sektör olarak değerlendiriliyor ve New York Borsası’nda alım-satım yapılıyor. ABD hapishane sisteminde, herhangi bir fiziksel engeli bulunmayan mahkûmlar hapishane işinde çalıştırılırlar. UNICOR, CCA ve GEO gibi özel cezaevi işletme şirketleri,  grevler, sigortalar ya da tatiller hakkında endişe etmek zorunda olmadıkları gibi, saati 25 cent gibi düşük bir ücret karşılığında tam zamanlı çalışan işçilere sahipler. Öyle ki eğer mahkûmlar saatlik ücreti beğenmeyip, çalışmayı reddederse, çalışmayı kabul edene kadar saatlerce hücre hapsinde tutuluyorlar.

Modernlik ve şiddetin yeniden dağıtımı

Bauman’a göre modernlik, ta başından beri, şeyleri olduklarından farklı olmaya zorlamakla ilgili bir şeydi. Yani modernlik kendi kendisini bir “uygarlaşma süreci” olarak – kabayı kibar, zalimi müşfik ve görgüsüzü görgülü yapma yolunda daimi bir süreç olarak – meşrulaştırıyor. Ve bir kişinin uygarlaşma süreci öteki kişinin zorla acizleştirilmesi sürecidir. Sonuç olarak uygarlaşma süreci kökünden koparılma değil, şiddetin yeniden dağıtımı ile ilgili bir süreçtir. Zira Bauman modernliğin yaptırımsız yaşamasını balığın susuz yaşaması gibi bir şey olarak tanımlar.

Weber ise devleti, belli bir toprak parçası üzerinde fiziksel zorun meşru kullanımı tekelini elinde bulunduran bir insan topluluğu olarak tanımlıyordu. Bu meşru şiddet tekeli modern devlete özgüdür ve her zaman şiddet araçları üzerinde belli bir denetimi içerir. Bu açıdan polis, günlük hayatta vatandaşların en çok karşılaştığı, devletin etkili bir baskı aracı olmuştur. Yani polis şiddeti modern bir icattır.

Tüm bunların doğal sonucu olarak, modernitenin toplama kamplarında bitiremediği yoksullar, etnik azınlıklar, siyahiler kısaca tüm ötekiler; evin, mahallenin, kentin dışına püskürtüldü; yani sistemin içinde ve emrinde bir “artık-hayat” oluştu. Zira modernlik sadece daha hızlı seyahat ve fazla üretme, daha da zengin olma ve daha özgür hareket ile ilgili değildir. Aynı zamanda da hızlı ve etkin öldürme, bilimsel olarak tasarlanan ve yürütülen katliam ile ilgilidir. Öyle ki modern dönem katliam ve yıkım üzerine kurulmuştur. Ve modernite, üzerine kurulduğu alanı tamamıyla yok edip, istenmeyen fazlalıkları – insan atıklarını –  temizlemeden asla tamamlanamayacak ve tamamlanmamış bir proje (Habermas) olarak kalacaktır.

Öte yandan, insanlık tarihi için şiddet ve katliam hiç de yeni değillerdir. Ancak, ABD’de yaşanan polis şiddeti modern katliamın en güncel örneklerinden birini teşkil ediyor.

Polis şiddetine karşı etkin soruşturma ve etkili giderim

Alton Sterling, PhilandoCastile ve daha nicesinin (silahsız olmalarına rağmen) polis tarafından katledilmesinin ve katillerin de yargılanmamasının sebebi tam da bu. Zira modernitenin doğurduğu sorunlarla mücadelede, ekonomik ve sosyal bütünlüğü kavramadan yalnızca politik olana odaklanmanın yapısal sınırları gözler önüne serilmiş oldu. Bu bağlamda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararları ile ortaya çıkmış etkin soruşturma yükümlülüğü ABD açısından da özel bir öneme sahiptir. Yükümlülük, başta yaşam hakkı, özgürlük, güvenlik hakkı ihlalleri ve işkence yasağının ihlali halinde, iç hukuk organlarınca yürütülecek ceza soruşturmasının, soruşturmanın, sorumlu kişilerin tespit edilmesi ve cezalandırılmasına yol açacak yeterlikte olması gerektiğini ifade etmektedir. Hiç kuşku yok ki, ABD’nin polis şiddetiyle mücadele çerçevesinde şiddet mağdurlarına etkili bir giderim sağlanması gerekmektedir.

ABD, her ne kadar insan hakları konusunda önemli bir ilerleme kaydetmiş olsa da var olan polis şiddeti karşı özel olarak bir çözüm üretmekten aciz kalmıştır. Polis şiddeti bir insan hakları meselesi ve ihlalidir ve genel olarak modernitenin doğurduğu sorunlarla mücadele ederek, politik yaklaşımların yanı sıra, ekonomik ve sosyal bütünlük kavranarak ele alındığında bir çözüm üretilebilir. Ancak böylesine bütüncül bir yaklaşımla polis şiddeti ile etkili bir şekilde mücadele edilebilir.

Sonuç olarak, siyahların ve tüm ezilen ‘renklerin’ yaşamlarının önemli olduğunu haykıran büyük bir hareket doğuyor.Zira yaşam umut dolu, aynı zamanda da umutsuz, asla sonuçlanamayan ama hiçbir zaman da terk edilemeyen bir süreçtir.

Nuran YILDIRIM

Not: Bu yazı Diplomatic Observer Dergisi’nin Ağustos 2016 sayısınında yayınlanmıştır.