İNGİLTERE’DE EKONOMİ, YOKSULLUK VE EĞİTİM

İngiltere Başbakanı David Cameron’ın görevinden ayrılmasının ardından, Theresa May Kraliçe Elizabeth’in huzuruna çıkarak görevi devraldı. Böylece Margaret Thatcher’dan sonra başbakanlık koltuğuna oturarak İngiltere’nin yeni başbakanı Muhafazakâr Parti lideri Theresa May oldu.

Ayrıcalıklı bir azınlık için değil, herkesin çıkarı için bir Britanya yaratmak amacıyla göreve geçen May, yeni kabinede eski Uluslararası Kalkınma Bakanı Justine Greening’i Eğitim, Kadın ve Eşitlikler Bakanı olarak atamıştı.

Geçtiğimiz günlerde 2010 Akademi Yasası yıl dönümünde konuşan Greening, sosyal mobilizasyonun önemini vurgulayarak, Britanya’yı ‘herkes için’ bir ülke yapma yolunda kararlılıklarını dile getirdi.

Öyle ki, 2010 Akademi Yasası, Birleşik Krallık’taki tüm okullara, akademi statüsüne geçebilme ve kısmi özerklik hakkı sağlamaktadır. Yasa kapsamında ailelere daha fazla söz hakkı sağlanırken, okulların yönetiminde ağırlık okul yönetimine verilmiştir. Bunların ötesinde, yapılan yasal düzenlemelerle, yoksulluğun çocuklar üzerindeki etkisi azaltılmaya çalışılmış ve eğitimde fırsat eşitliği amaçlanmıştır.

Ancak yasanın yürürlüğe girmesinin ardından geçen süre zarfında Britanya’da eğitim alanında neler değiştiğine bakıldığında olumlu bir tablo ile karşılaşıldığı söylenemez. Öyle ki, Akademi Yasası amaçlarını yerine getirememiş; hatta eğitimde yoksul ve zengin kesim arasındaki fark giderek artmıştır.

Küresel Yoksulluk ve İnsan Hakları isimli kitabında Thomas Pogge, bir ekonomik düzenin değerlendirilmesinin, üç faktöre ilişkin bilgiye duyarlı olması gerektiğini savunur. Bu faktörler; mutlak yoksulluğun boyutları, eşitsizliğin boyutları ve ilk iki faktörün izlediği yöndür yani yoksulluk ve eşitsizliğin zaman içinde artmaya ne kadar meyilli olduğudur. Bu bağlamda, İngiltere’nin ekonomik düzenini bu üç faktör ele alınarak inceleyebiliriz.

Öncelikli olarak, İngiltere Ulusal İstatistik Ofisi tarafından 2014 yılında yapılan araştırmaya göre İngiltere nüfusunun (3,9 milyon) yüzde altısı yoksulluk içinde yaşarken, yoksulluğun giderek kalıcılaştığına dikkat çekiliyor. Bu bağlamda, İngiltere’de yoksulluğun ne kadar şiddetli ve yaygın olduğuna, kısaca yoksulluğun boyutlarına, baktığımızda ülkede yaşayan insanların sağlık, eğitim ve yaşam standartları alanlarında tekrar eden yoksunluklar nedeniyle yoksulluk içinde yaşadığını söylenebilir.

Ayrıca İngiltere zengin ve yoksul kesim arasındaki uçurumuyla ünlü bir ülke. Ülkede zenginler daha zengin olurken, alt ve orta gelir düzeyindeki insanların reel gelirlerinin azalması söz konusu. Bunun yanı sıra, zengin ve yoksul kesim, coğrafi olarak giderek daha fazla ayrışıyor ve zengin ve yoksul kesimdeki bireylerin yanyana yaşama eğilimi de gitgide azalıyor. Ve söz konusu bu durum eğitim sisteminde de kendini açıkça gösteriyor. Öyle ki bir okulda öğrenciler arasında ekonomik farklılıklar azalırken, okullar arasında hem ekonomik hem de eğitim kalitesi anlamında eşitsizlik devasa boyutlarda. Özellikle de söz konusu olan Londra gibi dünya şehirleri olunca…

Aynı zamanda, İngiltere’de düzenlenen Avrupa Birliği (AB) referandumunda ülkenin AB’den ayrılması yönünde (Brexit) karar çıkmasının ardından, Sterlin büyük değer kaybetti ve İngiltere ekonomisini dünya sıralamasında geriye düşürdü. Zira İngiltere bir süre birçok alandaki enerjisini kendi içindeki bu krizi çözmeye yönelteceği için, yoksulluk, sosyal mobilizasyon ve özellikle eğitim alanında yapılacak muhtemel reformların ertelenebileceği yorumu yapılabilir.

Sonuç olarak, yeni hükümetin yoksulların yararına olacağı, eskisine kıyasla yoksullara daha iyi davranacağı gerçekten çok cezbedici iken; öyle görünüyor ki Britanya, bu konuda, Theresa May ve Justine Greening önderliğinde, henüz başarılı adımlar atabilmiş değil. Yaşanan kırılganlıklar (örneğin Brexit), ekonomik gelişmeyi tehdit ediyor ve söz konusu problemler sistematik ve hızlı bir biçimde giderilemezse, ekonomik anlamda ilerleme imkânsız olacaktır.

Nuran YILDIRIM

http://www.diplomatikgozlem.com/TR,16333/ingilterede-ekonomi-yoksulluk-ve-egitim.html

NATO GENEL SEKRETERİNDEN DONALD TRUMP’A DESTEK

NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, ABD başkanlık seçimlerini kazanan Donald Trump’ı tebrik ederek, Trump ile çalışmak istediklerini dile getirdi. Stoltenberg aynı zamanda Trump’ın seçim kampanyasında söyledikleri doğrultusunda Avrupa ülkelerinin ortak savunma bütçesine çok az katkıda bulunduklarını dile getirdi.

Nitekim Donald Trump kampanya döneminde New York Times gazetesine verdiği röportajında, NATO’yu “eskimiş ve hükmü kalmamış” şeklinde değerlendirerek, gerekirse üyelikten çıkılabileceğini dile getirmişti.

“Litvanya, Letonya ve Estonya gibi eski Sovyet ülkelerine yönelik, Rusya’nın olası bir saldırısı halinde, ABD’nin NATO’nun temel prensibi – ortak savunma – doğrultusunda hareket etme yükümlülüğü yoktur.” diyen Trump, bu ülkelerin NATO’ya hiçbir katkı sağlamadığını, ABD’nin NATO harcamalarının çok fazla olduğunu ve NATO’nun ABD’den haksız para alırken, diğer ülkelerin kendilerine düşen payı ödemediklerini iddia etmişti.

Öyle ki Trump’ın NATO yorumları büyük tepki çekmiş, NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, Beyaz Saray Sözcüsü Josh Earnest, Hillary Clinton ve Barack Obama ve hatta bazı Cumhuriyetçiler Trump’ı dış politikayı bilmemekle suçlamıştı.

Stoltenberg çarşamba günü yaptığı açıklamada ise Trump’ın ABD’nin NATO harcamalarının çok fazla olduğu konusunda haklı olduğunu, Avrupa ülkelerinin NATO’nun ortak bütçesine daha fazla katkı sağlamaları gerektiğini belirtti.

Bu bağlamda Trump ile en kısa zamanda görüşmek istediklerini belirten Stoltenberg, gelecek yıl Brüksel’de düzenlenecek olan NATO Zirvesi’nde Trump’ı görmekten mutluluk duyacaklarını dile getirdi.

Genel sekreter “ABD liderliği çok önemli. Birliğimiz yaklaşık 70 yıldır savaşta ve barışta Amerika’nın her daim en yakın dostu olmuştur.” ifadesini kullanarak, “NATO hem ABD hem de Avrupa için önemli” şeklinde ekledi.

Öte yandan, Trump NATO’yu ABD için olumsuz ve ‘kötü’ bir şey olarak tanımlamaktadır. Ancak, sorun, NATO’nun iyi ya da kötü olup olmadığı tartışmasından önce, NATO’nun ne olduğu sorusunda düğümlenmektedir.

Amerikan Güvenlik Politikası: NATO

Birleşmiş Milletler ile başlayan ve NATO ile devam eden bir dizi pakt, ABD’nin güvenlik alanında bir lider olmasının ampirik göstergeleri arasındadır.

Öyle ki, soğuk savaşın ilk kurumsal sonucu olarak NATO, 1949 yılında Kuzey Atlantik Antlaşması ile kurulmuş ve ABD ile Batı Avrupa’yı siyasal ve askeri anlamda bir araya getirmiştir. Zira ilerleyen yıllarda ABD, NATO ile başlayan, pakt sistemine dayalı güvenlik politikasını dünyanın diğer bölgelerine de yaymıştır. Güneydoğu Asya Antlaşması Teşkilatı (SEATO), Avustralya, Yeni Zelanda, ABD Güvenlik Antlaşması (ANZUS), Merkezi Antlaşma Örgütü (CENTO) ABD’nin liderliğini üstlendiği askeri paktlardan sadece birkaçıdır.

1949’da 12 ülkenin – Birleşik Krallık, Belçika, Kanada, Danimarka, Fransa,İzlanda, İtalya, Lüksemburg, Hollanda, Norveç, Portekiz, Amerika Birleşik Devletleri – bir araya gelmesiyle oluşturulan Pakt ve başlangıçta 20 yıl ile sınırlı bir antlaşma iken, NATO bugün 28 üyesiyle dünyanın en büyük ve en güçlü askeri ittifakı haline gelmiştir. Türkiye’nin NATO üyeliği ise 18 Şubat 1952’de TBMM’de ezici bir çoğunluğun onayı ile gerçekleşmiştir.

Bu çerçevede NATO’nun en önemli özelliği, üye ülkelerden herhangi birine yapılan saldırının, tüm üye ülkelere yapılmış olarak kabul edilmesidir. NATO’ya üye olan ülkelerin herhangi bir saldırıya uğrayan diğer bir üye ülkeye yardım etmeleri maddesi, tarihte ilk kez, 2001 yılında ABD’de yaşanan 11 Eylül saldırıları sonrasında uygulanmıştır. Yaşanan 11 Eylül terör saldırısının ardından, çeşitli devletlere ait askerler, NATO liderliğinde, Afganistan’a gönderilmiştir. ‘Barış için ortaklık’ prensibi çerçevesinde hareket eden NATO’nun bugün ise en büyük amacı Irak ve Şam İslam Devleti’ne (IŞİD) karşı savaşmaktır. Bu bağlamda, NATO’nun ABD’nin işgallerine legal zemin hazırladığı iddia edilebilir.

Bunların ötesinde, ortak bir bütçesi olan NATO, tüm üye ülkelere askeri, sosyal ve kültürel olarak destek vermekte ve devletlerin barış ve güvenliğini sağlamaktadır. Ancak, üye ülkelerin eşit miktarda katkı sağladığı NATO’nun bütçesi yaklaşık 2 milyon dolardır ve her bir üye ülkenin kendi savunma harcamaları ortak bütçe dışında, sözkonusu ülkenin kendi sorumluluğundadır. Bu bağlamda, ABD tarafından yapılan harcamalar, ülkenin kendi harcamaları olup, diğer üye ülkelerin, Trump’ın düşündüğü gibi, ABD’yi sömürmesi söz konusu değildir.

Nuran Yıldırım

http://www.diplomatikgozlem.com/TR,18635/nato-genel-sekreterinden-trumpa-destek.html

http://www.diplomatikgozlem.com/TR,16230/donald-trumpin-abd-dis-politikasi-ile-entegrasyon-sorun-.html

DONALD TRUMP’IN PERSPEKTİFİNDEN BREXIT

Geçtiğimiz günlerde Birleşik Krallık’ ta yapılan kritik referandumda halk Avrupa Birliği’ inden (AB) çıkma (Brexit) kararı verdi. Bölgesel gibi görünen bu karar küresel düzeyde bir deprem etkisi yarattı. İngiltere için kararın ekonomik maliyeti çok büyük olurken, AB özellikle siyasi açıdan büyük darbe aldı. Siyasi entegrasyon süreci yıllarca geriye giderken, Hollanda ve Fransa’dan aşırı sağcı liderler kendi ülkelerinde de referandum düzenlenmesi çağrısı yaptı.

Referandum sonucunu, Almanya Dışişleri Bakanı Frank-Walter Steinmeier “Avrupa ve İngiltere için üzücü bir gün” şeklinde yorumladı. Deutsche Welle’ nin haberine göre, AB’nin küreselleşmeye kapanmasını isteyen ve bütçe disiplinine aldırmayan birlik üyesi ülkeler Londra ile Berlin arasındaki işbirliği sayesinde dizginlenebiliyordu. Bu ortaklık artık olmayacağı için Britanya’nın yokluğunu en fazla Almanya’nın hissedeceği düşünülüyor.

Daha da önemlisi, İngiltere’nin AB’den çıkma kararı sonrası, çoğunluğun AB’de kalmaktan yana oy kullandığı İskoçya yeniden bağımsızlık aramaya başlayabilir. Ayrıca, Birleşik Krallık egemenliğindeki Kuzey İrlanda ile bağımsız İrlanda Cumhuriyeti arasında birleşme için referandum çağrıları yapılırken, Kuzey İrlanda barış sürecinde gerçekleşen önemli bir siyasi gelişme olan 1998’de imzalanan Hayırlı Cuma Anlaşması (Good Friday) tekrar gündeme gelmesi ve iki ülke arasındaki ilişkilerin etkilenmesi bekleniyor.

Öyle görünüyor ki, Britanya’nın kararı gerçekten kâbus yarattı. Ancak önemli olan husus, referandumun bir “danışma referandumu” niteliğinde olmasıdır. Yani, bu referandumda çıkan sonucun Parlamento’nun karar ve iradesi üzerinde hukukî değil, ancak siyasî bir etkisinin olduğundan söz edilebilir. Teorik olarak, başından beri Brexit’ in karşısında yer alan Başbakan David Cameron, halkın AB’ den çıkma kararını yok sayarak, kararı İngiliz Parlamentosu oylamasına sunabilir.

Öte yandan Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD) Cumhuriyetçilerin başkan adayı olmak için yarışan Donald Trump, kararı büyük bir sevinçle karşılayarak, 200 milyon sterlin yatırım yaptığı golf tesisinin açılını gerçekleştirmek için gittiği İskoçya’ da gazetecilere konuştu. Brexit’i “harika bir şey” ifadesiyle tanımlayan Trump, insanlar ülkesini, yani bağımsızlıklarını, geri almak istedi, yorumunu yaptı.

ABD tarihinin ilk kadın başkan adayı olan Demokrat Hillary Clinton, İngiltere’nin AB’ de kalması tarafında yer alırken, Brexit sonrası halkın seçimine saygı duyduğu açıklamasını yapmıştı. Referandum sonrası basın açıklaması yapan ABD Başkanı Barack Obama ise İngiltere ve Avrupa Birliği Amerika’nın vazgeçilmez partnerleri olduğunu vurgulayarak, verilen karara saygı duyduğunu belirtmişti. Trump ise İngiltere’nin AB’den çıkmasından yana olduğunu söyleyerek, İskoçya’yı ziyareti sırasında durumu hem İngiltere hem ABD açısından olumlu bir şekilde değerlendirmişti.

Kabul edelim ki Trump’ın golf tesisinin açılışını gerçekleştirmek üzere referandum günü İskoçya’da bulunması bir tesadüf değildi. Bu bağlamda Trump’ın seçim politikası ve İngiltere’nin AB’den ayrılma kararının arkasında yatan paralel dinamiklerden söz edilebilir.

Öncelikli olarak, Brexit tartışmasının tam merkezinde göçmen ve mülteci politikaları vardı. İngiltere’ye göçe sınır getirilmesini ve sınır kontrollerinin sıkılaştırılması taleplerin başında yer alıyordu. Büyük Britanya’nın Avrupa Birliği’nden ayrılmasını isteyen Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi (UKIP) lideri Nigel Farage konuşmalarında, milliyetçi hislere hitap etmeye çalışarak, göç karşıtı bir tutum sergiliyordu. İngiltere’de artan işsizliğin en büyük nedenini artan göç oranı ile açıklayan Farage, İngiltere’de çalışan göçmenlerin artan işsizliğin baş sebebi olduğunu savunuyordu. Benzer bir şekilde, Trump seçim kampanyasında göç karşıtı politikalarıyla isminden sıkça söz ettirmişti. Bu çerçevede Trump’ın Brexit konusunda karşı tarafta yer alması çok uzak bir seçenek olarak gözüküyor. Nitekim göç meselesini seçim kampanyasının başlıca konularından biri yapan milyarder iş adamı Trump, seçilmesi halinde göçmenlerin kaçak geçişini engellemek için ABD-Meksika sınırına duvar örülmesini önermişti. Meksika’dan gelen göçmenlerin büyük kısmının tecavüzcü ve hükümlüler olduğunu iddia ederek ırkçı söylemlerde bulunmuştu. Cumhuriyetçi Trump ayrıca, kazanması halinde Müslüman mültecilerin ülkeye kabul edilmeyeceğini ve Suriyeli göçmenleri ülkelerine geri göndereceğini söylemişti.

Marka çağrısı haline gelen “Amerika’yı yeniden büyük yapın” sloganıyla Donald Trump, Kasım 2016’da yapılacak olan ABD Başkanlık seçiminde Cumhuriyetçi Parti’nin en güçlü aday adaylarından biri olarak gözüküyor. Elbette Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşayan halkın, Büyük Britanya ile aynı tutumu sergileyip bilinmezliğe doğru bir adım atacakları sonucuna ulaşmak çok zor. Ancak dünyanın önde gelen toplumsal düşünürlerinden biri olan Zygmunt Bauman’a göre ‘herkesin herkese karşı savaşta olduğu’, beraberlik ve dostça işbirliği şöyle dursun, barış içinde yaşamaya bile elverişli olmayan bir dünyada yaşıyoruz. Önümüzdeki dönemde neler yaşanacağını takip edip göreceğiz.

Nuran Yıldırım

http://www.diplomatikgozlem.com/TR,15808/donald-trumpin-perspektifinden-brexit.html

 

AVRUPA BİRLİĞİ İLE BÜTÜNLEŞME SÜRECİNDE KİMLİK SORUNSALI

Avrupa Birliği’nin yarım yüzyılı aşkın bir süreye yayılan entegrasyon sürecinde sürekli baş gösteren sorunlar çözümsüz kaldı. Geriye dönüp bakıldığında, 1993 yılında, Avrupa Birliği Antlaşması olarak da bilinen Maastricht Antlaşması’nın yürürlüğe girmesi sonucu, var olan Avrupa Ekonomik Topluluğu’na yeni görev ve sorumluluklar yüklenmesiyle,Avrupa Birliği’nin kurulmasından bu yana Avrupa’nın birleşmesi sürecini duraksatan iki önemli tarihten bahsedilebilir. Bunlardan biri 2004 yılında Avrupa hükümetlerinin Avrupa Konvansiyonu’nun hazırladığı anayasa taslağı üzerinde anlaşmaya varamamış olmaları ve bir de geçtiğimiz haziran ayında Birleşik Krallık’ta yapılan kritik referandumda halkın Avrupa Birliği’nden çıkma kararı vermesi. Bu iki olay üye ülkelerin karşılıklı güvensizliklerini ve ortak bir proje yürütme noktasından her zamankinden daha uzak olduklarını gösteriyor.

Bu bağlamda, ünlü düşünür ve siyaset kuramcısı JürgenHabermas’ın ‘Bölünmüş Batı’ adlı kitabından yola çıkarak bugün bir Avrupalı kimliğinin olmamasının birleşme sürecini nasıl tıkadığını ve geçtiğimiz günlerde Slovakya’nın başkenti Bratislava’da gerçekleşen AB Liderler Zirvesi dahilinde, neredeyse kendi ifadeleri dışında entegrasyon taraftarlığına zorlanmış siyasi elitlerin çözüm arayışlarını ele alınabilir.

Bugünkü Avrupa Birliği’nin temellerini oluşturan, 1951 yılında imzalanan Paris Antlaşması ile Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu’nun ve 1957 yılında Roma Antlaşması ile kurulan Avrupa Ekonomik Topluluğu ve Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu’nun başlangıçtaki hedefi tek pazar ve gümrük birliği de dâhil olmak üzere altı kurucu üye ülkeyi – Batı Almanya, Fransa, Belçika, Hollanda, İtalya ve Lüksemburg – ekonomik açıdan birleştirmekti.

Zira Avrupa’nın ekonomik anlamda birleşmesi mal ve hizmet akımlarına serbestlik sağlayıp, ticarete engel olan kısıtlamaları kaldırarak orta vadede herkesin kazançlı çıkmasına neden oldu. Bu nedenle üye ülkelerin halkları, elit bir kesimin kendilerine sormaksızın yürüttükleri ekonomik birleşme politikalarını kabul etti. Öyle ki oluşturulan uluslararası ekonomik entegrasyon için, değerler ve normlar konusunda da sosyal bir entegrasyon gerekli olmasına rağmen, bunun bir nevi yan ürün olarak kendiliğinden oraya çıkacağı düşüldü.

Ancak 2004 yılında Avrupa Birliği’nin tarihindeki en büyük genişleme dalgası gerçekleşti ve on yeni ülke – Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, Malta, Çek Cumhuriyeti, Estonya, Letonya, Litvanya, Macaristan, Polonya, Slovenya, Slovakya – Avrupa Birliği’ne üye oldu. Son olarak 2007 yılında Bulgaristan ve Romanya, 2013 yılında ise Hırvatistan’ın üye olmasıyla, Avrupa Birliği 28 üyeli bir birlik haline geldi. AB’nin doğudaki genişleme sürecinin ardından Avrupa halkları söz söyleme hakkına sahip olmak istedi. Nitekim eski ve yeni ülkeler arasında sosyo-ekonomik fark artarak, AB’nin genişleme politikaları siyasi yönetimin yapısını ve yöntemlerini zorlayarak, bürokratik düzenlemelerin sınırlarına dayanmış hale geldi. Böylece merkez ve çevre yani AB bütçesine katkıda bulunan ve bütçeden faydalanan ülkeler arasındaki ihtilaflar arttı. Bu bağlamda siyasi elitlerin entegrasyon sürecini güçlendirmek, demokrasinin yakınılan eksiklerini azaltmak ve bir Avrupalı kimliği oluşturmak amacı ile 2004 yılında İtalya’nın başkenti Roma’da imzalanan bir antlaşma sonucu, Avrupa Birliği için bir anayasa oluşturma girişiminden bahsedilebilir. Ancak Fransa’da ve Hollanda’da yapılan referandumlarda Avrupa Birliği anayasası reddedildi.

Habermas’a göre kendi dinamikleri ile giderek daralan bir birliğe doğru ilerleyen birleşme süreci, anayasanın reddi ile bir Avrupalı kimliğinin olmamasının birleşme sürecini nasıl tıkadığını göstermiş oldu. Bunun yanı sıra anayasa tartışması birleşme sürecinin sona ermesine dair çözülmemiş ve bastırılmış nahoş iki soruyu gündeme oturttu. Birincisi, birliğin politik yapısına dair: Bizim istediğimiz, nasıl bir Avrupa? İkinci soru ise coğrafi kimlik üzerine: Avrupa Birliği’nin kesin sınırları nereden geçiyor? Nitekim anayasa taslağı bu iki soruyu da yanıtsız bırakıyordu.

Bunun yanı sıra, 23 tarihinde Birleşik Krallık’ta yapılan kritik bir referandumda halk Avrupa Birliği’den çıkma kararı verdi. İngiltere için kararın ekonomik maliyeti çok büyük olurken, AB özellikle siyasi açıdan büyük darbe aldı. Siyasi entegrasyon süreci yıllarca geriye giderken, devletler üstü yapısıyla bölgesel bütünleşmede önemli rol oynayan AB, Brexit ile ne yazık ki bir itibar kaybına uğradı. Nitekim Birleşik Krallık’ın Avrupa Birliği’nden ayrılması, tıpkı başarısız anayasallaşma süreci gibi AB’nin önemiyle ilgili karşıt görüşler ve gizli kalmış – ya da tartışılmaktan kaçınılmış – çelişkileri su yüzüne çıkaran bir katalizör etkisi geliştirdi.

Öte yandan anayasa tartışmasından farklı bir şekilde, Brexit tartışmasının tam merkezinde göçmen ve mülteci politikaları vardı. İngiltere’ye göçe sınır getirilmesini ve sınır kontrollerinin sıkılaştırılması taleplerin başında yer alıyordu. Büyük Britanya’nın Avrupa Birliği’nden ayrılmasını isteyen Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi (UKIP) lideri NigelFarage konuşmalarında, milliyetçi hislere dokunarak, göç karşıtı bir tutum sergiledi. Öyle ki İngiltere’de artan işsizliğin en büyük nedenini artan göç oranı ile açıklayan Farage, İngiltere’de çalışan göçmenlerin artan işsizliğin baş sebebi olduğunu savunuyordu.

Birleşik Krallık’ın referandumda aldığı ayrılma kararı sonrası, Avrupa Birliği (AB) üyesi 27 ülkenin liderleri, AB Dönem Başkanı Slovakya’nın ev sahipliğinde başkent Bratislava’da gerçekleştirilen gayriresmi AB liderler zirvesi için bir araya geldi. 16 Eylül tarihinde, ilk kez İngiltere olmadan gerçekleştirilen zirvenin ardından “Bratislava Deklarasyonu ve Bratislava Yol Haritası” yayımlandı.

Birleşik Krallık henüz AB’den çıkış işlemini başlatmadığı ama aynı zamanda zirveye katılmadığı için “gayri resmi” olarak adlandırılan zirvede İngiltere’nin AB’den ayrılma müzakereleri gündeme gelmezken, AB projesinin birliği ve projeye olan güvenin yeniden tesis edilmesi, birliğin dış sınırlarının etkin kontrol edilmesi, savunma ve terörle mücadele alanında daha fazla işbirliği, ortak pazarın güçlendirilmesi konularında görüş alışverişinde bulunuldu.

Birleşik Krallık’ın 23 Haziran günü tarihi bir referandum ile AB’den ayrılmasının ardından geçen süre zarfında, Avrupa Birliği ayrılma kararın arkasında nedenlerinin ne olduğu konusunda neredeyse hiçbir açıklama yapmadı. Bu bağlamda Bratislava’da gerçekleştirilen zirvenin Avrupa Birliği için sembolik bir önem taşıdığı düşünülebilir. Zira Birleşik Krallık Başbakanı Theresa May zirveye katılmazken, AB geriye kalan 27 üye ülke ile yoluna devam ettiği mesajını verdi.

Zirvenin ardından “Bratislava Deklarasyonu ve Bratislava Yol Haritası” yayınlanarak, 27 üye ülkenin kendisini AB’nin mevcut durumuna birlikte teşhis koymaya adadığı belirtilirken, bir üyenin ayrılma kararı almasına rağmen diğer bütün üyeler için AB’nin vazgeçilmezliğini koruduğu ifade edildi.
Deklarasyonda, “AB, mükemmel değildir ancak karşı karşıya kalınan zorlukların üstesinden gelmek için en iyi araçtır. Bizim, sadece barış ve demokrasiyi garanti altına almak için değil, aynı zamanda halklarımızın güvenliğini garanti altına almak için AB’ye ihtiyacımız var. Bizim aynı zamanda haklarımızın refah içinde yaşamak, okumak, çalışmak ve kıta içinde özgürce hareket ederken, zengin Avrupa kültür mirasından faydalanmak gibi ihtiyaç ve isteklerine daha iyi hizmet AB’ye ihtiyacımız var” ifadeleri yer aldı.

Ayrıca AB’nin Bratislava deklarasyonunda insanların güveneceği ve destek vereceği çekici bir AB vizyonu sunmakla yükümlü olduklarına dikkat çekildi.

Belgede Avrupa Yol Haritası’na yer verilerek, AB’nin yakın döneme ilişkin hedefler ve somut önerileri sıralandı. Bu bağlamda göçmen krizi ve dış sınırlar konusu ilk sırada yer alırken, genel hedefin uzun dönemli bir göç politikası üzerinde AB üyeleri arasında uzlaşma sağlanması olarak belirlenirken, düzensiz sığınmacıların sayısının daha da azaltılmaya çalışılacağı dile getirildi. Bu bağlamda AB üyelerinin sorumluluk ve dayanışma ilkelerini uygulamasının gerekliliği vurgulandı.

İç güvenliğinin sağlanması ve terörle mücadelede üye ülkeleri desteklemek için gerekli her şeyi yapılması, zorlu bir jeopolitik ortamda, dış güvenlik ve savunma konusunda AB işbirliğini güçlendirilmesine değinildi. Hedefler arasında ayrıca herkes için umut verici bir ekonomik sağlanmasının önemi belirtilerek, AB’ye üye ülkelerin, gençler için daha iyi olanaklar sunulmasının önemi vurgulandı. Kısaca zirvede genel olarak AB’nin karşı karşıya bulunduğu büyük krizler, AB projesine güvenin yeniden tesis edilmesini ele alındı.

Zirvenin ardından gazetecilere açıklama yapan Macaristan Başbakanı ViktorOrban, AB’de hala ‘naif ve kendini yıkan’ bir sığınmacı politikasının hüküm sürdüğünü belirterek, zirvede Brüksel’in sığınmacı politikasının değiştirilmesinin başarılamadığını söyledi. Orban ayrıca ”Şimdi de sığınmacıların Schengen sınırında durdurulması yerine dağıtımın hızlandırılması konusunda daha fazla konuştular” şeklinde konuştu.

Ancak Avrupa’nın sorunlarını tek bir zirveyle çözmesi mümkün değilken, yapılan girişimin ve alınan kararların yukarıdan aşağıya olan niteliği göz önünde bulundurulmalıdır. Zira yaşanan sorunların Avrupa halkları ile AB’nin birlikte hareket edememesinden kaynaklandığı söylenebilir.

Öte yandan bugün bir Avrupalı kimliğinin varolup olmadığın sorusunun yanıtı hala olumsuz. Habermas’ın söylediği gibi, siyasi elitlerin öncelikle, Avrupa’nın birleşmesi yolundaki çelişkili hedeflerinin, nerede ve ne şekilde yurttaşların kendilerini algılayış süreçlerinin bir parçası haline getirebileceği sorusunu yanıtlamaları gerekiyor. Bu bağlamda, Avrupa’nın eylem gücünü geliştirmesi için olmazsa olmaz bir unsur olan siyasi kimliği elit kesimin yukarıdan müdahalesi ile değil; ancak uluslar üstü kamusal alanda oluşabilir.

 

Nuran YILDIRIM

Not: Bu yazı Diplomatic Observer Dergisi’nin Ekim 2016 sayısınında yayınlanmıştır.

PARANIN SATIN ALMA GÜCÜ: 2016 ABD BAŞKANLIK SEÇİMLERİ

Amerika Birleşik Devletleri’nde bu yıl 8 Kasım’da yapılacak olan başkanlık seçimlerinde, 1980’lerden bu yana süregelen sadece iki partinin hegemonyası devam ederken, adayların seçim kampanyalarına kaynak bulma çabaları bir yarış ​havasında yürütülmektedir.

Cumhuriyetçi Parti’de Donald Trump, seçim kampanyasının masraflarını kendisinin üstleneceği ve güçlü şirketlerin bağışlarına mahkûm kalmayacağı açıklamasını yaparken, Demokrat Parti’nin başkan adayı Hillary Clinton ise topladığı bağışlar ile seçim kampanyasına devam ediyor.

Harcanan paranın milyarlarla ifade edildiği ABD’deki federal başkanlık seçim kampanyalarına yönelik, doğrudan maddi desteğin miktarı ile ilgili bir takım hukuki düzenlemeler mevcut iken, dolaylı olarak sınırsız miktarda para harcamaya olanak sağlayan bir sistemin varlığından söz edilebilir. Öyle ki seçim kampanyalarında kullanılan paraların kayıt altına alınıp kamuoyuyla paylaşılması anlamında çeşitli düzenlemeler yapılmasına rağmen, seçim kampanyalarına medya gibi alternatif yollardanda destek olma yöntemleri bulunmuştur.

Sistemin Kısa Bir Tarihi

ABD’deki federal başkanlık seçim kampanyalarının finansmanı sisteminin tarihine baktığımızda bu konuda etki eden hukuki düzenleme çabalarının büyük bir kısmının 1970’li yıllarda ortaya çıktığı söylenebilir. Kampanyalar için toplanan ve harcanan para ilk olarak 1971 yılında yürürlüğe giren Federal Seçim Kampanyası Yasası (FECA) ile düzenlenmiştir. Maliyeti giderek artan seçim kampanyalarına tepki olarak ortaya çıkan bu yasa, kampanya harcamalarının sınırlandırılmasını içermekteydi.

Bununla birlikte, 1972-1974 yıllarında gelişen Başkan Nixon’ın istifasıyla sonuçlanan Watergate skandalı kampanya finansmanı ile ilgili hâlâ var olan sıkıntılara işaret ediyordu. Watergate skandalı, Cumhuriyetçi Nixon’un seçim kampanyasından sorumlu Başkan’ı Yeniden Seçtirme Komitesi (Committeeforthe Re-election of thePresident) görevlilerin Haziran 1972’de Demokrat Parti’nin Watergate binasındaki ofislerine gizlice girmesi ile başlamıştı. Böylece komite seçim kampanyası için bağış toplama işlevini aşarak, Amerikan tarihinin aydınlatılabilmiş en büyük yolsuzluk skandalına imza attı. Watergate Skandalı, Watergate Skandalı’nın Amerikan siyasi tarihinde önemli bir dönüm noktası olarak, seçim kampanyalarının finansmanlarının Kongre tarafından gözden geçirilip, reform yapılmasında etkili rol oynadı.

Bunun üzerine 1971 reformunda bir takım değişikliklerin yapılması karar alındı ve 1974 yılında yeni bir Federal Seçim Kampanyası Yasası yürürlüğe girdi. Bu kez kampanya harcamalarındaki sınırlamalar daha da artırılıp, bireylerin adaylara verebilecekleri maddi desteğe yönelik yeni düzenlemeler getirildi. Bütün bu düzenlemelerin kontrolü ve takibi için ise Federal Seçim Komisyonu (FEC) kuruldu.

Bütün bu sınırlamalara tepki olarak,“yumuşak para”(softmoney)olarak adlandırılan bir para ortaya çıktı. Kampanya finansmanında devlet müdahalesinin derecesinin artması ve denetim uygulamasının yaygınlaşması üzerine ortaya çıkan yumuşak paralar, kısıtlamalardan muaf tutulan faaliyetlerdeki harcamaları kapsıyordu ve sınırsızdı. Öte yandan “sert paralar” (hard money) ise kampanyalara doğrudan yapılan parasal yardımı kapsıyor ve güçlü sınırlamalar ile denetime tabi tutuluyordu.

Partilerin 1974 seçim yasasındaki boşluktan yararlanarak yumuşak para yardımları aldığının ortaya çıkması üzerine Senatör John McCain ve Senatör RussFeingold tarafından önerilen yasa tasarısı George W. Bush’un onayı ile 2002 yılında yürürlüğe girdi. Kampanya finansmanı tarihinde önemli yer tutan bu hukuki düzenleme McCain-Feingold Yasası olarak da bilinen İki Partili Kampanya Reformu Yasası’dır (BRCA).  Yasa genel olarak yumuşak paranın kullanımını sınılıyor, şahısların ve çeşitli tüzel kişilerin kampanyalara bağış toplamasını yasaklıyordu.

Son olarak Ocak 2010’da ABD Yüksek Mahkemesi (Supreme Court) kararı ile seçim kampanyalarında yeni düzenlemeler yapıldı. Kampanya harcamalarına getirilen sınırlamaların büyük bir kısmı ortadan kaldırılarak, bireylerin politikaya diledikleri miktarda ve istedikleri zaman destek vermelerinin önü açılmış oldu. Böylece ABD kamuoyunda politik eylem komiteleri, kısaca ‘superPAC’ adı verilen özel bir eylem grubu oluşturuldu. Sonuç olarak, seçim kampanyalarına sınırsız bağış kabul etme ve sınırsız harcama yapma yetkisi olan bu kuruluşlar ile paranın politik arenaya olan etkisi artırılmış oldu.

2016 Başkanlık Seçimleri ve Kampanya Finansmanları

ABD’de 8 Kasım’da yapılacak 45. başkanlık seçimleri öncesinde Clinton ile Trump arasındaki rekabet kızışıyor. Ipsos kamuoyu araştırma şirketi tarafından yaptırılan ankete göre, Demokratların başkan adayı Hillary Clinton’a destek verenlerin oranı yüzde 43’e yaklaşırken, Cumhuriyetçilerin başkan adayı Donald Trump’a destek verenlerin oranı yüzde 35’te kaldı.

Ancak 8 Kasım’da gerçekleştirilecek başkanlık seçimleri öncesinde yapılan anketlerde Trump’ın Demokrat Parti Başkan adayı Hillary Clinton’un gerisinde kalmasının ardından, Trump seçim kampanyasının üst yönetiminde değişiklik yaparak, seçim kampanyası CEO’su olarak StephenBannon’u işe alırken, seçim kampanyası yöneticiliği görevine daha önce danışmanlık görevini yürüten KellyanneConway getirdi. Böylece, ABD’de Cumhuriyetçi Parti’nin başkan adayı Donald Trump, iki ay içinde ikinci kez seçim kampanyasını yürüten takım içinde değişikliğe gitti. Zira Trump, haziran ayında seçim kampanyası müdürü CoreyLewandowski ile yollarını ayırmıştı.

Öte yandan, ABD’de bugün başlayan 45’inci başkanlık seçimleri için yürütülen seçim kampanyaları Amerikan tarihine en pahalı seçim kampanyaları olarak tarihe geçeceğe benziyor.

Cumhuriyetçi Başkan adayı Donald Trump, seçim kampanyasında pek çok kişiyi şaşırtan politikalarıyla isminden sıkça söz ettiriyor. Daha önce hiçbir siyasi görev üstlenmemiş olan New Yorklu gayrimenkul devi Trump, seçim kampanyasının masraflarını kendisinin üstleneceğini, bağışlara mahkûm kalmayacağını belirtmişti. CNN televizyonunda konuşan milyarder iş adamı Donald Trump “Haftada en az iki milyon dolar ya da çok daha fazlasını harcayacağım. Iowa, New Hampshire ve Güney Carolina’da büyük reklam kampanyasına girişeceğim ve kayda değer düzeyde olacak” açıklamaları ile gündeme gelmişti. Zira ülke genelindeki oy oranı yerine eyaletlerdeki üstünlüğün başkanı belirlediği ABD seçimlerinde, Trump’ın Ohio’dan sonra reklam kampanyası ağırlığını Iowa, New Hampshire ve Güney Carolina’ya veriyor.

Başkanlık seçimlerinde Demokratların adayı olan Hillary Clinton ise, bu yılın Kasım ayında yapılacak başkanlık seçiminde göreve gelebilmek için yürüttüğü kampanya kapsamında şu ana kadar yaklaşık 220 milyon dolar harcadı. ABD Federal Seçim Komisyonunun 21 Temmuz 2016 tarihinde yayınladığı rapora göre, toplam bütçesi 375 milyon dolar olan Clinton’ın, başkanlık seçimleri için yaptığı kampanyanın finansörlerini Kampanya Komitesi, superPAC’ler (süper siyasi eylem komiteleri) ve diğer kuruluşlar oluşturuyor. ABD’de başkanlık seçimleri için yarışan adayları yabancıların desteklemesi yasak olmasına rağmen, Hillary Clinton’ın başkanlık seçimleri için yaptığı kampanyanın finansörlerinden birinin de Suudi Arabistan Prensi Muhammed bin Salman olduğu iddiası basında yer almıştı.

Clinton’nın reklam stratejisinin büyük bir bölüme Trump’ın stratejilerini eleştirmeye dayanıyor. Trump’ın bugüne kadar seçim kampanyaları için yaptığı harcamalar ise Clinton’ın harcamalarının üçte birine karşılık geliyor. Nitekim Cumhuriyetçi aday Trump’ın seçim bütçesi yaklaşık 98 milyondan oluşuyor ve Federal Seçim Komisyonu raporuna göre Trump bunun yaklaşık 69 milyon dolarını harcadı.

Öyle ki, 2012 başkanlık seçimlerinde Barack Obama Cumhuriyetçi rakibi MittRomney’e karşı üstün gelerek ikinci kez ABD başkanlığına seçilmişti. Federal Seçim Komisyonu raporuna göre, ABD Başkanı Barack Obama,  2012 başkanlık seçiminde ikinci kez aynı göreve gelebilmek için yürüttüğü kampanya kapsamında yaklaşık 721 milyon dolar harcadı. Rakibi Romney ise yaklaşık 449 milyon dolarlık harcama yaptı.

Neticede ortaya çıkan tabloda, ABD’de seçim kazanmak için çok büyük finansal destek gerekiyor. Zira ABD seçim siteminde kampanyalara yığınla paralar harcanmakta, daha çok para toplayan politikacının daha başarılı olacağı öngörülmektedir.

Öte yandan, seçimlerde elde edilen sonuçların harcanan para ile doğru orantılı olmadığını savunan yaygın bir görüşten bahsedilebilir. Kamuoyu desteğinin harcanan para miktarına endeksli olmadığını savunan bu görüşe göre, modern politika dünyasında daha çok para toplamak politikacının daha başarılı olması için tek başına yeterli olmamakta, başka çabalar da gerekmektedir. Öyle ki 2008 başkanlık yarışında Hillary Clinton ön seçimlerde daha fazla para harcamasına rağmen, parti tarafından Obama aday gösterildi. Aynı şekilde Başkan George W. Bush’un kardeşi Jeff Bush federal başkanlık seçimleri yarışında 130 milyon dolar harcama yaptıktan sonra çekilmek zorunda kaldı.

Günümüzde gelir dağılımı adaletsizliği tüm dünya ülkeleri için çözümü en zor dertlerden biriyken, gelir dağılımı giderek daha adaletsiz hale gelmektedir. Bununla birlikte, zenginlerle fakirler arasındaki gelir eşitsizliğinin artarak devam ettiğinisistemin tüm zayıf ve olumsuz taraflarına rağmen, seçimlerde elde edilen sonuçların harcanan para ile doğru orantılı olmadığını gösteren örnekler olması umut vericidir.

 

Nuran YILDIRIM

Not: Bu yazı Diplomatic Observer Dergisi’nin Eylül 2016 sayısınında yayınlanmıştır.

KAYIP ANAYASA PEŞİNDE BİR ÜLKE: KIRGIZİSTAN

Modern hukuk felsefesi ve hukuk kuramında kuvvetler ayrılığı ilkesi demokratik devlet yönetiminin varoluşsal koşulu olarak tanımlanabilecek bir yaklaşımdan söz edilebilir. Montesquieu’nun yasama, yürütme ve yargı güçlerinin birbirinden ayrılmış oldukları yönetim modeli olarak tanımladığı kuvvetler ayrılığı ilkesi, iktidarın mutlak gücünün eşitlikçi bir biçimde muhtelif organlar arasında dağıtılmasıyla, iktidarın sınırlanması ve denetlemesini sağlamaktadır. Bu ilke yasama, yürütme ve yargı organlarının birbirlerinin yetki alanlarına karışmasına ve bu üç gücün tek elde toplanmasına engel olmuş ve modern anayasalarda demokrasinin vazgeçilmezi olarak sıkı sıkı korunmuştur.

Öte yandan, var olan devlet yönetim sistemleri felsefi ve kuramsal olarak tanımlanmış ideallerden ne yazık ki uzaktırlar. Zira günümüzde bir devletin yönetim biçimini belirleyen anayasanın kaybedilmesi bile söz konusu olabilmektedir.

Geçtiğimiz günlerde Kırgızistan Meclisi, Cumhurbaşkanı Almazbek Atambayev’in kurucusu olduğu Sosyal Demokrat Partisi ile koalisyon ortakları – Kırgızistan Partisi, Kalkınma ve İlerleme Partisi ve Sosyalist Ata Meken Partisi –  arasında 11 Aralık’ta yapılması planlanan anayasa değişikliği referandumu tartışmalarına sahne oldu. Yürütmenin yetkilerini aşırı ölçüde artıracağı gerekçesiyle koalisyon ortakları tarafından karşı çıkılan anayasa referandumu tartışmaları üzerine Sosyal Demokrat Partisi koalisyondan çekildiğini açıkladı ve Cumhurbaşkanı Atambayev Sosyal Demokrat Partisi’nin koalisyondan ayrılma kararıyla hükümetin istifasını kabul etti.

Kırgızistan’da anayasa değişikliği tartışmalarının yapıldığı bu dönemde ilginç bir olay yaşandı ve siyasetçiler anayasayı kaybetti. Adalet Bakanlığı tarafından muhafaza edilmesi gereken Kırgız Anayasası’nın kopyaları mevcut ancak metnin imzalı ve orijinal kopyasının nerede olduğu ya da olup olmadığı bilinmiyor.

Konu hakkında 24.kg News’e konuşan Kırgızistan Cumhurbaşkanı Danışmanı Farid Niyazov’un, aslında 2010 anayasasının hiçbir zaman imzalanmadığını dile getirmesi kafalarda soru işaretlerinin oluşmasına yol açtı.

Zira geçmişe dönüp bakıldığında Sovyetler Birliği’nden ayrılmasının ardından demokratik bir duruş sergileyen Kırgızistan, Askar Akayev ve sonrasında Kurmanbek Bakiyev’in göreve gelmesinin ardından otoriter bir rejime dönüşmüş, gerçekleşen ayaklanmalar sonucunda iktidar sürekli el değiştirmiştir. 2005 yılında ‘Lale Devrimi’ ile Askar Akayev görevinden uzaklaştırılmış, Kurmanbek Bakiyev önderliğinde kurulan yeni hükümet 2005 öncesi sorunlara cevapsız kalması sonucunda 2010 yılında gerçekleşen halk ayaklanmasıyla Bakiyev’in görevine de son verilmiştir. 2010 Devrimi’nin hemen ardından yapılan anayasa referandumu ile başkanlık sisteminden parlamenter sisteme geçilmiş ve Almazbek Atambayev iktidarı devralmıştır.

2010 yılında anayasayı hazırlayan komisyonun başkanı Ömürbek Tekebayev, Atambayev’in göreve gelmesinin ardından muhalefet saflarında yerini almış ve yapılan anayasal değişikliklerin Atambayev önderliğinde hiçbir zaman gerçekleşmeyeceğini ve ülkenin tam anlamıyla parlamenter bir yapıya kavuşamayacağını savunmuştur.

Nitekim geçtiğimiz günlerde anayasa değişikliği tartışmalarının gündeme gelmesi üzerine basın açıklaması yapan Tekebayev, 2010 anayasasının hazırlanmasında kuvvetler ayrılığı ilkesine önem verildiğinin altına çizerek, yapılması planlanan değişikliklerin mevcut anayasaya aykırı olduğunu dile getirdi. Keza, 2010 anayasası 2020’ye kadar herhangi bir anayasal değişiklik yapılmasına karşı çıkıyor.

Diğer yandan anayasa referandumu Atambayev’in siyasi geleceği açısından önem taşıyor. Zira 2010 anayasası ile yasama organı güç kazanırken, yürütmenin yetkileri azaltılarak, cumhurbaşkanının görev süresi bir dönem ile sınırlandırılmıştır. Görev süresi 2017 yılında sona erecek olan Atambayev’in yeniden göreve gelme planının olup olmadığı henüz bilinmiyor, zira Atambayev konu hakkında hiçbir açıklama yapmadı. Ancak yönetim şeklinin değiştirilerek başbakanlık sistemine geçilmesi yapılacak olan değişiklikler arasında yer alıyor.

Ülkelerin Avrupa standartlarına uygun anayasalar hazırlamaları konusunda danışma organı görevini üslenen Venedik Komisyonu, Kırgızistan’da yapılacak olan anayasa reformu hakkında bir görüş raporu hazırladı. Venedik Komisyonu, yapılması planlanan değişikliklerin bir kısmının 2010 Anayasası’nın geliştirilmesi açısından önem taşıdığını ancak yasama ve yargı organlarının yetkilerini azaltarak, yürütmenin yetki gücünü artıran anayasa tasarısının kuvvetler ayrılığı ilkesine zarar vereceğini belirtti. Komisyon aynı zamanda öngörülen değişikliklerin demokrasinin temel prensipleri olan hukukun üstünlüğü, yargının bağımsızlığı, temel insan hak ve özgürlüklerine zarar vereceği konusundaki endişelerini dile getirdi.  Bu bağlamda Komisyon bir takım önerilerde bulunarak, referandumun yapılabilmesi için mecliste üçte ikilik bir çoğunluğun onayının alınmış olmasının tek başına yeterli olmadığını ve her iki aylık dönemde en az üç kez oylamaya sunulması gerektiğini belirtti.

Kırgızistan’da anayasanın kaybedilmesi bir yandan ülkenin içinde bulunduğu siyasi duruma ışık tutarken, diğer taraftan ülkede var olan devlet yönetim sisteminin felsefi-kuramsal bağlamda demokratik devlet yönetimin varoluşsal koşulu olarak tanımlanmış “kuvvet ayrılığı idealinden” ne kadar uzakta olduğunu gözler önüne sermektedir. Zira Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından bağımsızlığını ilan eden Kırgızistan, sahip olduğu çoğulcu siyasi sistem ile bulunduğu coğrafyada demokrasi alanında en gelişmiş ülke kabul edilerek “Orta Asya’nın Demokrasi Adası” olarak adlandırılmaktadır.

Öte yandan Kırgızistan’da halkın 11 Aralık’ta yapılacak olan anayasa referandumunda siyasiler ile aynı tutumu sergileyip bilinmezliğe doğru bir adım atacakları sonucuna ulaşmak çok zor. Önümüzdeki dönemde neler yaşanacağını takip edip göreceğiz.

Nuran YILDIRIM

http://www.diplomatikgozlem.com/TR,16137/kayip-anayasa-pesinde-bir-ulke-kirgizistan.html

BREXIT’TEN SONRA HAYAT VAR MI?

Birleşik Krallığın AB’den ayrılma kararı almasının ardından, AB katılım müzakerelerine devam eden Balkan ülkelerinin AB ile ilişkileri merak konusu oldu. Bölgesel gibi görünen referandum, küresel düzeyde deprem etkisi yaratırken, Balkanlardaki etkisi üzerine farklı senaryolar söz konusu. Sandıktan çıkan ayrılık kararı sonrası Balkan ülkelerinden farklı yorumlar gelirken, genel eğilim üyelik sürecinin devam etmesinden yana oldu.

2009 yılında üyelik başvurusunda bulunan Sırbistan’ın, Kosova sorunu nedeniyle AB’ye üyelik başvurusu uzun süre ertelenmişti. Nitekim AB arabuluculuğunda yürütülen Belgrad-Priştine Diyaloğu’nda ilerleme kaydedilmesi şartıyla Sırbistan’a adaylık statüsü verilmesini önerilmişti. Bu bağlamda”aday ülke” statüsünü 2012 yılında alan Sırbistan, katılım müzakerelerine 2014 yılında başladı. Ancak Sırbistan, 1999’da bağımsızlık ilan eden Kosova’yı, hala kendi toprağı olarak görüyor.Sırbistan özelinde, Kosova ile ilişkilerin normalleştirilmesi müzakere sürecinin birçok maddesinde yer verilirken, 35’inci fasılda detaylandırılmış ve faslın müzakerelerin başında açılıp süreç boyunca açık kalacağı, ayrıca gerekli görülürse ilgili diğer fasıllarda da Kosova konusunun gündeme gelebileceği kaydedilmiştir.Ancak şunu da belirtelim ki AB üyesi olması için Sırbistan’ın Kosova’nın bağımsız bir devlet olduğunu resmen tanıması gerekmiyor. Nitekim AB üyelerinden İspanya, Yunanistan, Kıbrıs, Slovakya ve Romanya da Kosova devletini tanımamıştı.

Ördekli protestolar

Bunun ötesinde, yolsuzluk Sırbistan’ın önemli problemlerinden biri olarak değerlendiriliyor. Öyle ki Sırbistan Mayıs 2016’da yaşanan ördekli protestolarla gündeme gelmişti. “Belgrad Kordonu” (Beograd na vodi) adı verilen 3,5 milyar euroluk kentsel dönüşüm projesi kapsamında, Sırbistan’ın başkenti Belgrad’da Sava Nehri kıyısı boyunca Balkanların en büyük AVM’si ve binlerce kişinin yaşayacağı konutların inşa edilmesi planlıyor. Sokaklara dökülen Belgradlılar, uygulanması öngörülen kentsel dönüşüm projesini, Belgrad’ın görüntüsünü tamamıyla değiştireceği ve bölgeyi ranta açacağı gerekçeleriyle protesto etti. Sırpçada ‘yolsuzluk’ anlamına gelen ‘patka’ (ördek) sözcüğü protestoların sembolü haline geldi.

Nisan 2016’da ise maskeli 30 kişilik bir grup tarafından Belgrad şehir merkezindeki binalara yönelik bir yıkım saldırısı gerçekleştirildi. Savamala bölgesi, Hercegovacka caddesinde gerçekleşen saldırılarda yok edilen binaların, Belgrad Kordonuprojesi dahilinde yıkımı öngörülen binalar olması kafalarda soru işaretlerinin oluşmasına yol açtı. Konu hakkında açıklama yapan başbakan Aleksandar Vucic ‘Şehir yönetimi yetkilileri emir verdiler, fakat bunu temiz duygularla yaptıklarından eminim.’ açıklamasını yaptı.

Uluslararası Şeffaflık Örgütü’nün 1995’ten bu yana her yıl yayınladığı Yolsuzluk Algı Endeksi 2015 sonuçlarına göre Sırbistan 71’inci sırada yer alıyor. 168 ülke arasında yapılan endeks çalışmalarında, Sırbistan bir puanlık düşüşle 2014’te aldığı puanın da altında kaldı ve bu yeni düşüşle de olumsuz konumunu sürdürmüş oldu.

Öyle ki AB müzakere sürecinde yolsuzluk, örgütlü suçlar, yargının işleyişi ve insan hakları ile ilgili tüm konuları kapsayan 23’üncü ve 24’üncü fasıllar tüm aday ülkeler için büyük önem arz etmektedir. Bu bağlamda bu iki fasıl kapsamında özellikle saydamlığın artırılması ve yolsuzlukla mücadelenin güçlendirilmesi beklenmektedir. Ancak görünen o ki Sırbistan müzakere sürecinin kalbinde yer alan 23’üncü ve 24’üncü fasıllarda önemli gelişmeler kaydedememiş ve müzakere sürecinin uzamasına neden olmuştur.

Sırbistan AB hedefinden vazgeçmeyecek

Sırbistan Başbakanı Aleksandar Vucic ise, AB üyelik sürecine ilişkin Sırbistan’da referandum yapılmayacağını açıklarken, Dışişleri Bakanı Ivica Dacic, İngiltere’nin AB’den ayrılmasının hükümetin dış ve iç siyasi hedeflerini değiştirmeyeceğini belirtmiş,  Sırbistan’ın Avrupa yoluna devam edeceği açıklamalarını yapmıştı.

Avrupa’nın önde gelen bankaları, Sırbistan’ın Brexit kararından komşularına göre uzun vadede daha az zararla etkileneceği görüşünde bulunmuş, bunun nedenini Sırbistan’ın İngiltere ile ekonomik ilişkilerinin Avusturya ve Almanya gibi ülkelere oranla daha az olmasından kaynaklandığını belirtmişti. Ancak Brexit kararı Sırbistan’ı hatta genel anlamda Avrupa Birliği’ni kısa vadede etkilemeyecek olsa da uzun vadede etkilerini hakkında konuşmak için çok erken.Ayrıca,Avrupa entegrasyonu tüm üye ülkeler için büyük önem arzederken, İngiltere’nin ayrılması Sırbistan için elbette olumlu bir gelişme olarak düşünülemez.

Devletler üstü yapısıyla, bölgesel bütünleşmede önemli rol oynayan AB, Brexit ile ne yazık ki önemli bir itibar kaybına uğradı. Birleşik Krallık’ın referandum kararı ardından diğer üye ülkeler tarafından yapılması muhtemel referandum önerileri gündeme geldi. Ayrıca Birleşik Krallık’a tanınacak herhangi bir ayrıcalığın diğer üye ülkeler tarafından da talep edilmesi söz konusu olabilir. Ekonomik açıdan bakılacak olursak İngiltere’nin AB’ye her yıl yaptığı 19 milyar sterlin ödemesinin durması riski de var. Hal böyle olunca, İngiltere’nin ayrılması sadece Sırbistan için değil müzakere sürecindeki diğer ülkeler için deolumlu bir gelişme olarak değerlendirilemez.

Rusya’nın bölgedeki etkisi artabilir

AB’nin genişleme takviminde yer alan Karadağ, Bosna-Hersek, Arnavutluk, Kosovo ve Makedonya için ise Brexit sonrası,müzakere sürecininuzayarak AB ile ilişkilerin Brexit sonrasında daha farklı bir boyuta geçeceği söylenebilir.

Her ne kadar ülkeler referandumkararına saygı duyduklarını belirtmiş ve AB yolunda kararlılıklarını dile getirmiş olsalar da bu ülkelerin Rusya’ya olan eğilimi göz önüne alınması gerekmektedir. Nitekim Birleşik Krallık’ın Brexit referandumu ile AB’den ayrılmayı seçmesi, Balkan ülkelerinde Rusya’nın etkisinin artmasına olanak sağlamıştır. Bu etkinin altında yatan nedenlerden bazıları Brexit sonrası bölgedeki belirsizlik ortamı, Rusya’nın Balkan ülkeleriyle ilişkileri, bölgede var olan istikrar eksikliği, siyasetçilerin yolsuzlukları olarak belirtilebilir. Balkanların kendi aralarında iyi ilişkiler geliştirmesi ve ekonomik işbirliğini derinleştirmeleri açısından, bölgenin kendi bünyesine entegre olmasını amaçlayan AB, önemli rol oynuyordu. Bu açılardan baktığımızda Brexit’in Balkan ülkeleri için olumsuz etkilerinden bahsetmek mümkün.

Sonuç olarak Birleşik Krallık’ın AB’den ayrılma kararının ardından Balkan ülkeleri AB’ye olan bağlılıklarını dile getirmesine rağmen sürecin henüz başındayız ve şu an için her şey meçhul. Kısa vadede Balkan ülkeleri doğrudan etkilenmemiş olsalar bile, İngiltere’nin AB’den ayrılması ile Balkanların, AB üyelik sürecinde zor durumda kalacağı söylenebilir. ZiraAB bir süre birçok alandaki enerjisini kendi içindeki bu krizi çözmeye yöneltecektir. Orta ve uzun vadede sonuçları hakkında ise olası sonuçları olası sonuçları öngörmek zor çünkü daha önce AB’den çıkış yaşanmadı ve henüz her şey belirsiz. Bu koşullar altında, Balkan ülkeleri AB ile olan mevcut ilişkilerini muhafaza etmeli ve AB yolunda yeni fasılların açılması için elinden geleni yapması gerektiği söylenebilir. Kısaca Brexit asla bir bahane olmamalıdır.

 

Nuran YILDIRIM

http://www.diplomatikgozlem.com/TR,15925/brexitten-sonra-hayat-var-mi.html