ROUSSEAU’DAN TRUMP’A TOTALİTER BİR AMERİKA

ABD’nin seçilmiş Başkanı Donald Trump, Şubat ayında kritik Nevada seçimlerini kazanmasının ardından “Az eğitimli insanları seviyorum” açıklamasını yapmıştı. Öyle görünüyor ki, Trump’ın sevgisi karşılıksız değil, zira Cumhuriyetçi Parti başkan adayı 8 Kasım tarihinde yapılan 2016 ABD Başkanlık Seçimlerinde rakibi Hillary Clinton’a karşı yarışı önde tamamlayarak, ABD’nin 45. başkanı oldu.

“Amerika’yı yeniden harika yap” (Make America Great Again) sloganı ile ırkçı, cinsiyetçi ve dinci söylem etrafında bir seçim çalışmasının ardından Trump’ın aldığı oyların ülke genelinde dağılımına bakıldığında hitap ettiği hareketin toplumsal tabanı ortaya çıkıyor. Seçim haritasına bakıldığında Clinton’a desteğin coğrafi açıdan kıyılardaki şehirlerde çoğunlukta olduğunu ancak kırsal kesim ve küçük şehirlerin ezici bir çoğunlukla Trump’a oy verdiğini görüyoruz. Böylece cehaleti öven popülist lider Trump, ABD merkezli küreselleşmeye karşı çıkarak, moderniteye karşı dünya çapında bir ayaklanma başlattı. Bu bağlamda, Aydınlanma Dönemi filozofu ve Fransız Devrimi’nin öncülerinden Jean-Jacques Rousseau’nun (1712-1778) felsefesinin Trump’ın siyaseti ile yeniden canlandığı yorumu yapılabilir. Zira Rousseau’nun doktrininden izler Trump’ın programında açıkça görülmektedir. Yaşamı boyunca özgürlük, sosyal haklar, din ve eğitim üzerine önemli fikirler ve düşünce sistemleri ortaya çıkaran Rousseau’nun düşünceleri, özellikle halk egemenliği, bireysel ve genel irade arasında kurduğu ilişki ile sağ totaliter görüşün temsilcileri için ilham kaynağı olmuştur. Nitekim siyaset felsefesi alanında Rousseau’nun doktrini Trump için felsefi ve tarihsel bir zemin hazırlamıştır.

Rousseau’nun 1762’de kaleme aldığı Toplumsal Sözleşme (Du contrat social ou Principes du droit politique) içinde yaşadığı toplumun insanını uygarlık öncesi insan ile karşılaştırarak, insanların erdemleriyle hareket eden yurttaşlar olabilecekleri, demokratik ve eşitliğe dayanan bir toplumun ilkelerini tanımlar. Ortaya koyduğu fikirler ile kendinden sonraki düşünürlere ve siyasi akımlara ilham kaynağı olan eserde Rousseau bir “genel irade” (volonté générale) tanımı yapar. Rousseau iyi bir toplum için bireyi iyileştirmek gerektiğinin savunarak, kendi özgürlüğünün sağlamak için, her vatandaşın bireysel iradesini, şahsını ve malını, genel iradenin yani siyasal bütünü oluşturan tüm vatandaşların iradesinin, yüksek yönetimi altına koyması gerektiğini vurgular. Bu çerçevede, Rousseau toplum sözleşmesini, her bir bireyin şahsını genel iradenin emrine verdiği ve her bir bireyin bütünün bölünmez bir parçası olarak kabul edildiği bir süreç olarak tanımlar. Rousseau bu kavramsallaşma ile aynı zamanda bir “vatandaşlık” tanımı yapar. Rousseau özgürlüğün yalnızca diğer vatandaşlarla iş birliği içerisinde ve merkezi bir devlette gerçekleştirilebileceğini savunur. Rousseau’ya göre vatandaşlar özgürlük, özgürlük olmadan devlet olamaz, yani devlet iktidara değil, halka aittir. Bu nedenle Rousseau’nun ulus-devlet anlayışını benimsediği söylenebilir. Zira modern devletin vatandaşlık kavramının merkezinde de Rousseau’nunkine benzer bir egemenlik kavramı vardır; bir ulus-devletin sınırları içinde yaşayan topluluğun üyeleri birincil cemaatlere olan bağlarına bakılmaksızın eşit kabul edilir (Alpan, 2016:275).

Bu bağlamda, Rousseau kozmopolitan olmayan ve yabancıların dışarıda tutulduğu bir medeniyet tanımlamıştır. Benzer bir şekilde, Trump seçim kampanyasında göç karşıtı politikalarıyla isminden sıkça söz ettirmişti. Nitekim göç meselesini seçim kampanyasının başlıca konularından biri yapan milyarder iş adamı Trump, seçilmesi halinde göçmenlerin kaçak geçişini engellemek için ABD-Meksika sınırına duvar örülmesini önermişti. Meksika’dan gelen göçmenlerin büyük kısmının tecavüzcü ve hükümlüler olduğunu iddia ederek ırkçı söylemlerde bulunmuştu. Cumhuriyetçi Trump ayrıca, kazanması halinde Müslüman mültecilerin ülkeye kabul edilmeyeceğini ve Suriyeli göçmenleri ülkelerine geri göndereceğini söylemişti.

Rousseau aynı zamanda devletlerin doğal bağımsızlık ve egemenliklerinden vazgeçerek birbirlerine karşı güven ve güvenlik sağlayabilecek özellikte bir özgürlük anlayışı geliştirebilmelerini imkânsız olarak değerlendirmiştir (Yalvaç, 2008:30). Zira Rousseau vatandaşlığı ideal olarak toprak sınırları belli, kendilerine özgü özellikleri ile bağımsızlılığı korumaya çalışan, modern ulus-devlet ile sınırlandırarak diğer toplumlarla iletişim kurmayı olanaksız hale getirmiştir. Bu çerçevede, kozmopolit eğilimlere karşı çıkan Rousseau, vatandaşların toplumsal olmayan eğilimleri imkânsız kıldığını ve insanın bu eğilimleri ancak kendini belli bir devletin kurumlarına adayarak kontrol altına alabileceğine inanmıştır (Yalvaç, 2008:30). Bu bağlamda Rousseau, Avrupa’nın bütün egemen güçlerinin bir konferederasyon çatısı altında toplanarak, ortak bir düşmana yani savaşa karşı sürekli bir ittifak kurmayı amaçlayan Abbé de Saint Pierre’in barış projesi ütopik olarak değerlendirmiştir. Rousseau bunun nedenini ise belli bir hukuk düzeni olmayan birbirinden bağımsız ve kendi çıkarları dahlinde hareket eden devletler arasında bu tür ulus ötesi organizasyonların uluslararası barışı gerçekleştirmelerine inanmanın oldukça naif olarak tanımlamıştır.

Nitekim Donald Trump kampanya döneminde New York Times gazetesine verdiği röportajında, 1949’da 12 ülkenin – Birleşik Krallık, Belçika, Kanada, Danimarka, Fransa, İzlanda, İtalya, Lüksemburg, Hollanda, Norveç, Portekiz, Amerika Birleşik Devletleri – bir araya gelmesiyle oluşturulan NATO’yu “eskimiş ve hükmü kalmamış” şeklinde değerlendirerek, gerekirse üyelikten çıkılabileceğini dile getirmişti.  “Litvanya, Letonya ve Estonya gibi eski Sovyet ülkelerine yönelik, Rusya’nın olası bir saldırısı halinde, ABD’nin NATO’nun temel prensibi – ortak savunma – doğrultusunda hareket etme yükümlülüğü yoktur.” diyen Trump, bu ülkelerin NATO’ya hiçbir katkı sağlamadığını, ABD’nin NATO harcamalarının çok fazla olduğunu ve NATO’nun ABD’den haksız para alırken, diğer ülkelerin kendilerine düşen payı ödemediklerini iddia etmişti.

Elbette Rousseau Trump’tan farklı olarak, devletlerarasında sonsuz bir barışın gerçekleşmesini istemiş ve savaş durumuna çözüm aramıştır; ancak devletlerin iyi niyetine güvenerek, toplum yapısında bir değişiklik önermeyen her türlü çözümün işe yaramayacağını göstermek istemiştir.

Rousseau’nun düşüncesinin temeli aynı zamanda bir ilerleme ve modernite eleştirisi üzerine kuruludur. Nitekim Rousseau, insanlığın gelişmesindeki kısırlıkları ve engelleri ortadan kaldırarak, akılcı düşünceyi amaçlayan Aydınlanma düşüncesini bir mite benzeterek, modernitenin ve ilerlemenin insanın doğası üzerinde kazanmış olduğu zaferi olumsuz bir biçimde yorumlamaktadır. 1753 yılında kaleme aldığı İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı (Discours sur l’origine et les fondements de l’inégalité parmi les hommes) eserinde Rousseau insanların ilerlemesini bozan zaman ve şeylerin ilerlemesini izlemeye, modern insan toplumunu modernite öncesi doğa insanı ile karşılaştırarak, doğanın insanlar arasına koymuş olduğu eşitsizliğin ve insanların kurmuş bulunduğu eşitsizliğin asıl kaynağını göstermeye çalışır. Bu bağlamda Rousseau modernite öncesi ilkel insanı, “Ormanlarda avare dolaşan, hiçbir hüneri olamayan, konuşmayı bilmeyen, evi barkı, savaşları, bağlantıları olmayan, az sayıda tutkusu olan, kendi kendine yeten vahşi insan sadece bu duruma uygun duygulara ve bilgilere sahipti” (Rousseau, 2001:118) şeklinde anlatır. Rousseau’ya göre, doğal insan, “bir ağaç altında, bu ağacın meyveleriyle karnını doyuran, yakınındaki bir pınardan suyunu içen ve aynı ağacın altında yatıp uyuyan bir insan” (Rousseau, 2001:135) görünümündeydi. İnsanlar bu dönemde bütün gereksinmelerini kendi başına karşılayabilme gücüne sahip ve eşittiler.

Ancak bu doğal yaşama dönemi, bir toprak parçasının etrafını çitle çevirip, “Bu bana aittir!” diyen ilk insan ile sona erdi ve bu ilk insan uygar toplumun gerçek kurucu oldu. Böylece mülkiyet olgusunun da ilk temelini atılmış oldu. Mülkiyet bir defa kabul edilince de kontrol edilemez bir hal alıp insanlar arasında bir eşitsizliğin oluşmasına neden oldu. Ona göre, doğa yasaları gereğince insanlar özgür ve eşittiler, toplum düzenine geçince bu mutluluğu yitirmişlerdir. Modern devlet ve toplumsal sözleşme teorisi ekonomik eşitsizlik ve uluslararası uzlaşmazlıklar sonucu ortaya çıkmıştır. Rousseau, toplumsal sözleşmeyi bireylerin özgürlüklerini ve özel mülkiyetini korumak için bir araç olarak tanımlayarak toplumsal sözleşmenin modern devletin temelini oluşturduğu iddia etmektedir. Ancak modern toplumun kuruluşu ile birlikte eşitsizlik kurumsallaşmış ve geri dönülmez bir olgu haline gelmiştir.

Rousseau’nun bu konuda dile getirdiği görüşleri doğrultusunda ele alındığında, ABD seçim sonuçları ne muhafazakârlığın liberalizme ne de kapitalizmin sosyalizmi karşı olan zaferini temsil etmektedir; seçim sonucu yani Donald Trump’ın zaferi sadece moderniteye yönelik halkın tepkisidir. “Amerika’yı yeniden harika yapma”yı vaat eden Trump’ın zaferi ile dünya genelinde yükselişe geçen populist milliyetçiliğe bir ivme kazandırırdı. Kaybedilen nostaljik ve etnik olarak üstün “harika” günleri geri kazanmak adına Amerikalı halk moderniteye karşı bir adım attı.

Tüm bunlara ek olarak, Rousseau erkekleri rasyonel varlıklar olarak tanımlarken, kadınları güçsüz ve erkeklere muhtaç olarak tanımlar. Bu nedenle, Rousseau’ya göre, erkekler kadınlara asla ihtiyaç duymazken, kadınlar erkeklere her zaman ihtiyaç duyarlar. 1762 yılında yayınlanan ve büyük yankı uyandıran Emile ya da Eğitim Üzerine (Émile ou de l’éducation) isimli pedagojik roman biçimindeki kapsamlı kitabında kadının hayattaki tek amacının bir eş ve anne olmak olduğunu, bu yüzden kadının alması gereken eğitimin bir erkeğinkinden farklı olması gerektiğini savunur. Benzer bir şekilde, milyarder iş adamı Trump kadınlara yönelik saldırgan ve aşağılayıcı sözleri yüzünden yoğun tepki toplamaya devam ediyor. Zira geçtiğimiz haftalarda Trump’ın kadınlarla ilgili aşağılayıcı ve küfürlü sözler sarf ettiği Washington Post tarafından yayınlanan bir video, ABD kamuoyunda büyük tartışma yarattı. Trump’ın konuk olarak katıldığı bir TV dizisi çekimlerinden önce alın 2005 yılına ait videodaki sözleri nedeniyle zor günler geçiren Trump, videodaki aşağılayıcı ve küfürlü sözleri nedeniyle birçok üst düzey Cumhuriyetçi’nin Trump’a olan desteğini geri çekmesinin ardından Trump özür dileyerek hatalı olduğunu kabul etmişti.

Sonuç olarak ekleyelim ki, her ne kadar yaşadıkları dönem, içinde bulundukları sosyal durum ve sorunlar birbirlerinden oldukça farklı olsa da, Trump ve Rousseau’nun söylemleri arasındaki benzerlikler göz ardı edilemez. Tüm bu benzerlikler ve felsefi-kuramsal arka plan, Rousseau’nun ilham veren, önemli ve tartışmalı siyaset kuramcılarından biri olduğunu gösterirken, aynı zamanda günümüz Amerikası’nı anlamak için önemli bir rol oynamaktadır.

Nuran YILDIRIM

 

Kaynakça

Alpan, B. (2016) “Kimlik ve Vatandaşlık Tartışmaları”, Siyaset Sosyolojisi: Temel Kavramlar, Yeni Yaklaşımlar, Ankara: Dipnot Yayınları

Mishra, P. (2016) How Rousseau Predicted Trump, New Yorker Magazine, Ağustos 1, 2016 Sayısı

Rouseau, J.-J. (2001) İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı, çev. R. Nuri İleri, İstanbul: Say Yayınları

Rousseau, J.-J. (2014) Toplumsal Sözleşme veya Siyasal Hukukun Prensipleri, çev. Cenap Karakaya, İstanbul: İletişim Yayınları

Yalvaç, F. (2008) Rousseau ve Uluslararası İlişkiler, Ankara: Phoenix Yayınevi

 

Not: Bu yazı Diplomatic Observer Dergisi’nin Aralık 2016 sayısınında yayınlanmıştır.

Advertisements