LUIS VIDEGARAY MEKSİKA DIŞİŞLERİ BAKANI OLDU

Donald Trump ve Meksika Cumhurbaşkanı Enrique Pena Nieto arasında yapılan tartışmalı görüşmenin ardından istifa eden Meksika Maliye Bakanı Luis Videgaray Dışişleri Bakanı oldu.

Cumhurbaşkanı Enrique Pena Nieto, Luis Videgaray’ı Meksika ile yeni ABD Başkanı arasında güçlü ilişkiler kurulması için en güvenilir isim olarak değerlendirdi.

Televizyonda ulusa seslenen Nieto “20 Ocak’ta Amerika Birleşik Devletleri’ndeki hükümetin değişmesiyle birlikte, ilk günden itibaren iki ülke arasında sıkı ilişkiler kurmak ve diyaloğu hızlandırmak için Videgaray Dışişleri Bakanı olarak elinden geleni yapacaktır” şeklinde konuştu.

Meksika Maliye Bakanı Luis Videgaray, Eylül ayında Donald Trump’ın Meksika’ya yaptığı ziyaretin başlıca sorumlusu olarak görülmüş ve olayın ardından istifa etmişti. Donald Trump, ABD’deki Meksikalı göçmenleri kınayan açıklamalarına karşın, 1 Eylül’de kısa bir Meksika ziyaretinde bulunmuştu.

Nitekim Eylül ayında Donald Trump Meksika Devlet Başkanı Enrique Pena Nieto ile görüşmüştü. Zira Pena Nieto hem Donald Trump hem de Demokrat başkan adayı Hillary Clinton’ı ülkesine davet etmiş, Clinton’ın Meksikalı liderin davetine nasıl bir yanıt vereceği henüz bilinmezken, Twitter hesabından açıklama yapan Trump, Nieto’nun davetini kabul etmişti.

Twitter üzerinden açıklama yapan Trump “Meksika’nın Devlet Başkanı Enrique Pena Nieto’nun davetini kabul ettim ve onunla buluşmak için çok sabırsızlanıyorum.” şeklinde konuşmuş, Nieto ise “İki ülke arasındaki diyalogun Meksika’nın dünyadaki çıkarlarını ve konumunu koruyacağına inanıyorum” mesajını paylaşmıştı.

Nitekim Meksika ziyareti Trump’ın seçim kampanyasının merkezinde olan bir konuda dramatik bir gelişmeyi temsil etmektedir. Zira göç meselesini seçim kampanyasının başlıca konularından biri yapan milyarder işadamı Trump, Meksika’ya karşı ırkçı söylemlerde bulunmuştu. Geçtiğimiz Haziran ayında New York’ta yaptığı bir konuşmada Trump “Meksika, bize sorunlu insanlarını gönderiyor. Bu insanlar, sorunlarını da beraberinde getiriyor. ABD’ye uyuşturucu taşıyor. ABD’ye suç getiriyor. Bunlar, tecavüzcü.” ifadelerini kullanmış ve seçilmesi halinde göçmenlerin kaçak geçişini engellemek için ABD-Meksika sınırına duvar örülmesini önermişti. Bununla birlikte örülecek olan duvarın masrafını Meksika’nın ödeyeceğini söylemiş, Mart ayında açıklama yapan Nieto ise Meksika’nın herhangi bir ödeme yapmayacağını ifade etmişti. Nieto aynı zamanda Trump’ın ülkesinin ABD’yle ilişkilerine zarar verdiğini belirterek, “Hitler ve Mussolini de bir zamanlar aynı taktiklerle güç sahibi oldu” diyerek Donald Trump’a ağır göndermelerde bulunmuştu.

Pena Nieto bu hamlesinin ardından Meksika halkı tarafından ağır eleştirilere maruz kalmıştı. Bununla birlikte Trump’ın Meksika ziyareti Nieto’yu ABD seçimlerinin içine sürüklerken, halkın Nieto’ya olan desteğinin daha da düşmesine neden olmuştu.

Trump’ın Meksika Devlet Başkanı Nieto’yla görüşmesinden bir hafta sonra, Meksika medyasında Ekonomi Bakanı Videgaray’ın Trump’ın Meksika’ya davet edilmesi fikrinin sahibi olduğunu ileri sürülmüş, Videgaray ülke ekonomisinin yavaş büyümesinden ve artan bütçe açığından dolayı eleştirilere maruz kalmıştı. Tüm bunların sonucunda Videgaray istifa etmişti. İstifanın ardından Twitter üzerinden açıklama yapan Trump, Videgaray hakkında “dahi bir ekonomi bakanı ve harika bir adam” paylaşımında bulunmuştu.

Öte yandan, Trump’ın başkan olarak seçilmesi özellikle Meksika için olumlu bir durum olduğu söylenemez. Zira geçtiğimiz haftalarda Ford Motors Michigan’da bulunan fabrikasını genişletmek amacıyla Meksika’da sedan üretimi için 1,6 milyar dolarlık fabrika açacağını duyurmuştu. Ancak, Trump seçim kampanyasında vurguladığı üzere özellikle Meksika ve Çin’e yönelik ekonomik açılımları durdurulmasını ve sanayi üretimini ABD’ye taşımayı ve istihdam sayılarını artırmayı planlıyor.

Bu bağlamda, Ford’un Meksika projesini duyurmasının ardından Trump Twitter üzerinden Ford yetkililerine çağrıda bulunarak, “General Motors Chevrolet Cruze’yi hiçbir şey ödemeden yerel mağazalarda satışa sunuyor. ABD’de üretin veya vergi ödeyin!” yazdı.

Bunu üzerine, şirketin CEO’su Mark Fields, bir basın toplantısı düzenleyerek, Meksika’da yapılacak olan projenin iptal edilmesinin planlandığını duyurdu. Söz konusu plân yerine, ABD’nin Michigan eyaletinde şirketin 700 milyon dolarlık yatırım yapacağını duyurdu.

Açıklamanın ardından, Meksika Pezosu ABD dolarına karşı yüzde 0,8 değer kaybederken, Ford’un hisse başına değeri New York borsasında yüzde 3,3 arttı. Donald Trump’ın yeni ABD başkanı olarak seçilmesi ile Meksika Pezosu dolar karşısında yüzde -10.9’luk değer yitirerek sert bir düşüş yaşamıştı.

 

ROUSSEAU’DAN TRUMP’A TOTALİTER BİR AMERİKA

ABD’nin seçilmiş Başkanı Donald Trump, Şubat ayında kritik Nevada seçimlerini kazanmasının ardından “Az eğitimli insanları seviyorum” açıklamasını yapmıştı. Öyle görünüyor ki, Trump’ın sevgisi karşılıksız değil, zira Cumhuriyetçi Parti başkan adayı 8 Kasım tarihinde yapılan 2016 ABD Başkanlık Seçimlerinde rakibi Hillary Clinton’a karşı yarışı önde tamamlayarak, ABD’nin 45. başkanı oldu.

“Amerika’yı yeniden harika yap” (Make America Great Again) sloganı ile ırkçı, cinsiyetçi ve dinci söylem etrafında bir seçim çalışmasının ardından Trump’ın aldığı oyların ülke genelinde dağılımına bakıldığında hitap ettiği hareketin toplumsal tabanı ortaya çıkıyor. Seçim haritasına bakıldığında Clinton’a desteğin coğrafi açıdan kıyılardaki şehirlerde çoğunlukta olduğunu ancak kırsal kesim ve küçük şehirlerin ezici bir çoğunlukla Trump’a oy verdiğini görüyoruz. Böylece cehaleti öven popülist lider Trump, ABD merkezli küreselleşmeye karşı çıkarak, moderniteye karşı dünya çapında bir ayaklanma başlattı. Bu bağlamda, Aydınlanma Dönemi filozofu ve Fransız Devrimi’nin öncülerinden Jean-Jacques Rousseau’nun (1712-1778) felsefesinin Trump’ın siyaseti ile yeniden canlandığı yorumu yapılabilir. Zira Rousseau’nun doktrininden izler Trump’ın programında açıkça görülmektedir. Yaşamı boyunca özgürlük, sosyal haklar, din ve eğitim üzerine önemli fikirler ve düşünce sistemleri ortaya çıkaran Rousseau’nun düşünceleri, özellikle halk egemenliği, bireysel ve genel irade arasında kurduğu ilişki ile sağ totaliter görüşün temsilcileri için ilham kaynağı olmuştur. Nitekim siyaset felsefesi alanında Rousseau’nun doktrini Trump için felsefi ve tarihsel bir zemin hazırlamıştır.

Rousseau’nun 1762’de kaleme aldığı Toplumsal Sözleşme (Du contrat social ou Principes du droit politique) içinde yaşadığı toplumun insanını uygarlık öncesi insan ile karşılaştırarak, insanların erdemleriyle hareket eden yurttaşlar olabilecekleri, demokratik ve eşitliğe dayanan bir toplumun ilkelerini tanımlar. Ortaya koyduğu fikirler ile kendinden sonraki düşünürlere ve siyasi akımlara ilham kaynağı olan eserde Rousseau bir “genel irade” (volonté générale) tanımı yapar. Rousseau iyi bir toplum için bireyi iyileştirmek gerektiğinin savunarak, kendi özgürlüğünün sağlamak için, her vatandaşın bireysel iradesini, şahsını ve malını, genel iradenin yani siyasal bütünü oluşturan tüm vatandaşların iradesinin, yüksek yönetimi altına koyması gerektiğini vurgular. Bu çerçevede, Rousseau toplum sözleşmesini, her bir bireyin şahsını genel iradenin emrine verdiği ve her bir bireyin bütünün bölünmez bir parçası olarak kabul edildiği bir süreç olarak tanımlar. Rousseau bu kavramsallaşma ile aynı zamanda bir “vatandaşlık” tanımı yapar. Rousseau özgürlüğün yalnızca diğer vatandaşlarla iş birliği içerisinde ve merkezi bir devlette gerçekleştirilebileceğini savunur. Rousseau’ya göre vatandaşlar özgürlük, özgürlük olmadan devlet olamaz, yani devlet iktidara değil, halka aittir. Bu nedenle Rousseau’nun ulus-devlet anlayışını benimsediği söylenebilir. Zira modern devletin vatandaşlık kavramının merkezinde de Rousseau’nunkine benzer bir egemenlik kavramı vardır; bir ulus-devletin sınırları içinde yaşayan topluluğun üyeleri birincil cemaatlere olan bağlarına bakılmaksızın eşit kabul edilir (Alpan, 2016:275).

Bu bağlamda, Rousseau kozmopolitan olmayan ve yabancıların dışarıda tutulduğu bir medeniyet tanımlamıştır. Benzer bir şekilde, Trump seçim kampanyasında göç karşıtı politikalarıyla isminden sıkça söz ettirmişti. Nitekim göç meselesini seçim kampanyasının başlıca konularından biri yapan milyarder iş adamı Trump, seçilmesi halinde göçmenlerin kaçak geçişini engellemek için ABD-Meksika sınırına duvar örülmesini önermişti. Meksika’dan gelen göçmenlerin büyük kısmının tecavüzcü ve hükümlüler olduğunu iddia ederek ırkçı söylemlerde bulunmuştu. Cumhuriyetçi Trump ayrıca, kazanması halinde Müslüman mültecilerin ülkeye kabul edilmeyeceğini ve Suriyeli göçmenleri ülkelerine geri göndereceğini söylemişti.

Rousseau aynı zamanda devletlerin doğal bağımsızlık ve egemenliklerinden vazgeçerek birbirlerine karşı güven ve güvenlik sağlayabilecek özellikte bir özgürlük anlayışı geliştirebilmelerini imkânsız olarak değerlendirmiştir (Yalvaç, 2008:30). Zira Rousseau vatandaşlığı ideal olarak toprak sınırları belli, kendilerine özgü özellikleri ile bağımsızlılığı korumaya çalışan, modern ulus-devlet ile sınırlandırarak diğer toplumlarla iletişim kurmayı olanaksız hale getirmiştir. Bu çerçevede, kozmopolit eğilimlere karşı çıkan Rousseau, vatandaşların toplumsal olmayan eğilimleri imkânsız kıldığını ve insanın bu eğilimleri ancak kendini belli bir devletin kurumlarına adayarak kontrol altına alabileceğine inanmıştır (Yalvaç, 2008:30). Bu bağlamda Rousseau, Avrupa’nın bütün egemen güçlerinin bir konferederasyon çatısı altında toplanarak, ortak bir düşmana yani savaşa karşı sürekli bir ittifak kurmayı amaçlayan Abbé de Saint Pierre’in barış projesi ütopik olarak değerlendirmiştir. Rousseau bunun nedenini ise belli bir hukuk düzeni olmayan birbirinden bağımsız ve kendi çıkarları dahlinde hareket eden devletler arasında bu tür ulus ötesi organizasyonların uluslararası barışı gerçekleştirmelerine inanmanın oldukça naif olarak tanımlamıştır.

Nitekim Donald Trump kampanya döneminde New York Times gazetesine verdiği röportajında, 1949’da 12 ülkenin – Birleşik Krallık, Belçika, Kanada, Danimarka, Fransa, İzlanda, İtalya, Lüksemburg, Hollanda, Norveç, Portekiz, Amerika Birleşik Devletleri – bir araya gelmesiyle oluşturulan NATO’yu “eskimiş ve hükmü kalmamış” şeklinde değerlendirerek, gerekirse üyelikten çıkılabileceğini dile getirmişti.  “Litvanya, Letonya ve Estonya gibi eski Sovyet ülkelerine yönelik, Rusya’nın olası bir saldırısı halinde, ABD’nin NATO’nun temel prensibi – ortak savunma – doğrultusunda hareket etme yükümlülüğü yoktur.” diyen Trump, bu ülkelerin NATO’ya hiçbir katkı sağlamadığını, ABD’nin NATO harcamalarının çok fazla olduğunu ve NATO’nun ABD’den haksız para alırken, diğer ülkelerin kendilerine düşen payı ödemediklerini iddia etmişti.

Elbette Rousseau Trump’tan farklı olarak, devletlerarasında sonsuz bir barışın gerçekleşmesini istemiş ve savaş durumuna çözüm aramıştır; ancak devletlerin iyi niyetine güvenerek, toplum yapısında bir değişiklik önermeyen her türlü çözümün işe yaramayacağını göstermek istemiştir.

Rousseau’nun düşüncesinin temeli aynı zamanda bir ilerleme ve modernite eleştirisi üzerine kuruludur. Nitekim Rousseau, insanlığın gelişmesindeki kısırlıkları ve engelleri ortadan kaldırarak, akılcı düşünceyi amaçlayan Aydınlanma düşüncesini bir mite benzeterek, modernitenin ve ilerlemenin insanın doğası üzerinde kazanmış olduğu zaferi olumsuz bir biçimde yorumlamaktadır. 1753 yılında kaleme aldığı İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı (Discours sur l’origine et les fondements de l’inégalité parmi les hommes) eserinde Rousseau insanların ilerlemesini bozan zaman ve şeylerin ilerlemesini izlemeye, modern insan toplumunu modernite öncesi doğa insanı ile karşılaştırarak, doğanın insanlar arasına koymuş olduğu eşitsizliğin ve insanların kurmuş bulunduğu eşitsizliğin asıl kaynağını göstermeye çalışır. Bu bağlamda Rousseau modernite öncesi ilkel insanı, “Ormanlarda avare dolaşan, hiçbir hüneri olamayan, konuşmayı bilmeyen, evi barkı, savaşları, bağlantıları olmayan, az sayıda tutkusu olan, kendi kendine yeten vahşi insan sadece bu duruma uygun duygulara ve bilgilere sahipti” (Rousseau, 2001:118) şeklinde anlatır. Rousseau’ya göre, doğal insan, “bir ağaç altında, bu ağacın meyveleriyle karnını doyuran, yakınındaki bir pınardan suyunu içen ve aynı ağacın altında yatıp uyuyan bir insan” (Rousseau, 2001:135) görünümündeydi. İnsanlar bu dönemde bütün gereksinmelerini kendi başına karşılayabilme gücüne sahip ve eşittiler.

Ancak bu doğal yaşama dönemi, bir toprak parçasının etrafını çitle çevirip, “Bu bana aittir!” diyen ilk insan ile sona erdi ve bu ilk insan uygar toplumun gerçek kurucu oldu. Böylece mülkiyet olgusunun da ilk temelini atılmış oldu. Mülkiyet bir defa kabul edilince de kontrol edilemez bir hal alıp insanlar arasında bir eşitsizliğin oluşmasına neden oldu. Ona göre, doğa yasaları gereğince insanlar özgür ve eşittiler, toplum düzenine geçince bu mutluluğu yitirmişlerdir. Modern devlet ve toplumsal sözleşme teorisi ekonomik eşitsizlik ve uluslararası uzlaşmazlıklar sonucu ortaya çıkmıştır. Rousseau, toplumsal sözleşmeyi bireylerin özgürlüklerini ve özel mülkiyetini korumak için bir araç olarak tanımlayarak toplumsal sözleşmenin modern devletin temelini oluşturduğu iddia etmektedir. Ancak modern toplumun kuruluşu ile birlikte eşitsizlik kurumsallaşmış ve geri dönülmez bir olgu haline gelmiştir.

Rousseau’nun bu konuda dile getirdiği görüşleri doğrultusunda ele alındığında, ABD seçim sonuçları ne muhafazakârlığın liberalizme ne de kapitalizmin sosyalizmi karşı olan zaferini temsil etmektedir; seçim sonucu yani Donald Trump’ın zaferi sadece moderniteye yönelik halkın tepkisidir. “Amerika’yı yeniden harika yapma”yı vaat eden Trump’ın zaferi ile dünya genelinde yükselişe geçen populist milliyetçiliğe bir ivme kazandırırdı. Kaybedilen nostaljik ve etnik olarak üstün “harika” günleri geri kazanmak adına Amerikalı halk moderniteye karşı bir adım attı.

Tüm bunlara ek olarak, Rousseau erkekleri rasyonel varlıklar olarak tanımlarken, kadınları güçsüz ve erkeklere muhtaç olarak tanımlar. Bu nedenle, Rousseau’ya göre, erkekler kadınlara asla ihtiyaç duymazken, kadınlar erkeklere her zaman ihtiyaç duyarlar. 1762 yılında yayınlanan ve büyük yankı uyandıran Emile ya da Eğitim Üzerine (Émile ou de l’éducation) isimli pedagojik roman biçimindeki kapsamlı kitabında kadının hayattaki tek amacının bir eş ve anne olmak olduğunu, bu yüzden kadının alması gereken eğitimin bir erkeğinkinden farklı olması gerektiğini savunur. Benzer bir şekilde, milyarder iş adamı Trump kadınlara yönelik saldırgan ve aşağılayıcı sözleri yüzünden yoğun tepki toplamaya devam ediyor. Zira geçtiğimiz haftalarda Trump’ın kadınlarla ilgili aşağılayıcı ve küfürlü sözler sarf ettiği Washington Post tarafından yayınlanan bir video, ABD kamuoyunda büyük tartışma yarattı. Trump’ın konuk olarak katıldığı bir TV dizisi çekimlerinden önce alın 2005 yılına ait videodaki sözleri nedeniyle zor günler geçiren Trump, videodaki aşağılayıcı ve küfürlü sözleri nedeniyle birçok üst düzey Cumhuriyetçi’nin Trump’a olan desteğini geri çekmesinin ardından Trump özür dileyerek hatalı olduğunu kabul etmişti.

Sonuç olarak ekleyelim ki, her ne kadar yaşadıkları dönem, içinde bulundukları sosyal durum ve sorunlar birbirlerinden oldukça farklı olsa da, Trump ve Rousseau’nun söylemleri arasındaki benzerlikler göz ardı edilemez. Tüm bu benzerlikler ve felsefi-kuramsal arka plan, Rousseau’nun ilham veren, önemli ve tartışmalı siyaset kuramcılarından biri olduğunu gösterirken, aynı zamanda günümüz Amerikası’nı anlamak için önemli bir rol oynamaktadır.

Nuran YILDIRIM

 

Kaynakça

Alpan, B. (2016) “Kimlik ve Vatandaşlık Tartışmaları”, Siyaset Sosyolojisi: Temel Kavramlar, Yeni Yaklaşımlar, Ankara: Dipnot Yayınları

Mishra, P. (2016) How Rousseau Predicted Trump, New Yorker Magazine, Ağustos 1, 2016 Sayısı

Rouseau, J.-J. (2001) İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı, çev. R. Nuri İleri, İstanbul: Say Yayınları

Rousseau, J.-J. (2014) Toplumsal Sözleşme veya Siyasal Hukukun Prensipleri, çev. Cenap Karakaya, İstanbul: İletişim Yayınları

Yalvaç, F. (2008) Rousseau ve Uluslararası İlişkiler, Ankara: Phoenix Yayınevi

 

Not: Bu yazı Diplomatic Observer Dergisi’nin Aralık 2016 sayısınında yayınlanmıştır.

BRÜKSEL’DE YILSONU ZİRVESİ

eu-ff

Avrupa Birliği (AB) üyesi 28 ülkenin liderleri yılsonu zirvesi için Brüksel’de biraraya geldi. 15 Aralık 2016 tarihinde gerçekleştirilen zirvenin gündeminde göç, güvenlik, Rusya’ya yönelik yaptırımlar, Avrupa Birliği-Ukrayna ortaklık anlaşması ve Brexit konuları vardı.

Geriye dönüp bakıldığında, 2016 yılında, Avrupa’nın birleşmesi sürecini duraksatan iki önemli tarihten bahsedilebilir. Bunlardan biri haziran ayında Birleşik Krallık’ta yapılan kritik referandumda halkın Avrupa Birliği’nden çıkma kararı vermesi ve bir de aralık ayında İtalya’da halkın anayasa değişikliğini reddetmesi. Bu iki olay liderlerin siyasi hayatlarını zorlaştırmanın yanı sıra, üye ülkelerin karşılıklı güvensizliklerini veortak bir proje yürütme noktasından her zamankinden daha uzak olduklarını gösteriyor. Tüm bunların yanı sıraRusya’nın saldırgan tutumu, Ukrayna ile ilişkiler ve Donald J. Trump’ın ABD başkanı olarak seçilmesi bu karmaşıklığa katkıda bulundu.

Bu bağlamda, Brüksel’de gerçekleşen yılsonu AB liderler zirvesinin ardından yayınlanan sonuç bildirisinden yol çıkarak 2016 yılında Avrupa entegrasyonunda baş gösteren sorunlar ve neredeyse kendi ifadeleri dışında entegrasyon taraftarlığına zorlanmış siyasi elitlerin çözüm arayışlarını ele alınabilir.

Göçmen ve mülteci politikaları

15 Aralık’ta gerçekleşen yılın son zirvesinin ardından yayınlanan sonuç bildirisinde, göç konusuna öncelik verilirken, birliğin göçe ilişkin iç ve dış politikası belirlendi. Öncelikli olarak, AB’nin kapsamlı göç politikasına ilişkin son gelişmeleri ele alınarak uygulamanın önemine vurgu yapılırken, Doğu Akdeniz güzergâhındaki durumun uzun vadeli istikrara kavuşturulması ve AB-Türkiye bildirisinin önemi dile getirildi.

Aynı zamanda AB’nin yakın döneme ilişkin hedefleri ve somut önerileri sıralandı. Bu bağlamda göçmen krizi ve dış sınırlar konusu ilk sırada yer alırken, genel hedefin uzun dönemli bir göç politikası üzerinde AB üyeleri arasında uzlaşma sağlanması olarak belirlenirken, düzensiz sığınmacıların sayısının daha da azaltılmaya çalışılacağı dile getirildi. Bu bağlamda AB üyelerinin sorumluluk ve dayanışma ilkelerini uygulamasının gerekliliği vurgulandı.

AB’nin Rusya’ya yönelik yaptırımları

2014 baharından itibaren Ukrayna’daki bağımsızlık yanlılarına destek verdiği iddiası ve Kırım’ın Rusya’ya bağlanmasının ardından kapsamı genişletilen Rusya’ya yönelik ekonomik yaptırımların, Almanya Başbakanı Angela Merkel ve Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande’nin tavsiyesi üzerine, altı ay daha uzatıldı. Yaptırımlar nedeniyle Rusya’dan askeri, teknoloji, sanayi, petrol ürünlerine satış yasağı uygulanırken, Rus bankalarının uluslararası finans piyasalarına erişimi engelleniyor.

Ancak, Ocak ayında Donald Trump’ın göreve gelmesinin ardından Amerika’nın Rusya’ya yönelik yaptırımlarını kaldırması söz konusu olabilir ve on milyarlarca Euro olarak hesaplanan ticari kayıp nedeniyle Avrupa Birliği liderlerinin yaptırımlara ilişkin tavrı değişebilir. Zira İtalyan hükümeti, Trump’ın Moskova ile yakınlaşması durumunda, yaptırımların devam etmesinin dış ticarete zarar vereceğine yönelik uyarıda bulundu. Öte yandan, birçok lider yaptırımların altı aydan daha uzun bir süre olarak yenilenmesi gerektiğini, zira Trump’ın göreve başlaması durumunda böyle bir kararın alınmasının zorlaşacağını savundu.

Ukrayna-AB ilişkileri

Yaklaşık üç yıl önce Avrupa Birliği liderleri, Kırım’ı ilhak etmesine cevap olarak AB’nin Rusya’ya karşı yaptırımlarını arttırdığı bir dönemde, Ukrayna ile daha yakın ilişkiler kurulmasını öngören ortaklık anlaşmasını Brüksel’de imzalamıştı. 2016 Nisan ayında, Ukrayna ile AB arasında imzalanan ortaklık anlaşmasına ilişkin Hollanda’da referandum yapılmış ve halk Ukrayna ile AB arasındaki ortaklık anlaşmasını yüzde 61 oyla reddetmişti. Referandum sadece hükümete tavsiye niteliğinde olsa da, sonuç Ukrayna hükümetini zor durumda bırakmıştı.

Ukrayna referandumuna ilişkin Hollanda Başbakanı Mark Rutte’ye yönelik karşıtlıklara hitaben, yılsonu zirvesinde AB liderleri, AB-Ukrayna ortaklık anlaşmasının Ukrayna’yı AB üyesi yapmayacağı ve savunma garantisi vermeyeceğini vurguladı.

Zirve sonrası gazetecileri konuşan Hollanda Başbakanı Mark Rutte, Ukrayna ile anlaşmanın Hollanda parlamentosunda onaylanması için elinden geleni yapacağını dile getirdi.

Güvenlik

Hatırlanacağı üzere Donald Trump kampanya döneminde New York Times gazetesine verdiği röportajında, NATO’yu “eskimiş ve hükmü kalmamış” şeklinde değerlendirerek, gerekirse üyelikten çıkılabileceğini dile getirmişti.

“Litvanya, Letonya ve Estonya gibi eski Sovyet ülkelerine yönelik, Rusya’nın olası bir saldırısı halinde, ABD’nin NATO’nun temel prensibi – ortak savunma – doğrultusunda hareket etme yükümlülüğü yoktur.” diyen Trump, bu ülkelerin NATO’ya hiçbir katkı sağlamadığını, ABD’nin NATO harcamalarının çok fazla olduğunu ve NATO’nun ABD’den haksız para alırken, diğer ülkelerin kendilerine düşen payı ödemediklerini iddia etmişti.

Trump’ın seçim kampanyasında söyledikleri doğrultusunda, zirve sonrası yayınlanan raporda, Avrupa ülkelerinin ortak savunma bütçesine katkıda bulunma çağrısı yapılırken, her bir üye ülkenin gerektiğinde özerk olarak hareket etme yetkilerinin mümkün olduğu belirtildi. Bu bağlamda AB ve NATO üyesi her ülkenin hem NATO’ya katkı sağlamalarını hem de iç güvenlik harcamaları artırmaları ve askeri kapasitelerini güçlendirmeleri gerektiği vurgulandı.

Yunanistan birlikten ayrılacak mı?

2009 yılından beri ekonomik krizle mücadele eden Yunanistan’da, 5 Temmuz 2015’ta yapılan kemer sıkma referandumundan ‘hayır’ çıkmasının ardından, Yunanistan’ın Euro Bölgesi’nden çıkması ve en son 2001 yılında kullandığı para birimi Drahmi’ye dönmesi gündeme gelmiş, hatta ülkenin birlikten ayrılması söz konusu olmuştu. 2016 yılsonu zirvesinde Yunanistan’ın artan borçları tekrar gündeme geldi. Ancak alacaklı ülkeler Yunanistan’a bir takım tavizler verilmesine yönelik önerileri reddetti.

Brüksel’de gerçekleşen zirve öncesi gazetecilere konuşan Yunanistan başbakanı AlexisTsipras ise konuya yönelik, “Şantaj yapmadan ve her ülkenin egemenliğine saygı göstererek bir çözüm üretilebileceğine inancım tam.” şeklinde konuştu.

Ve Brexit

23 Haziran tarihinde Birleşik Krallık’ta yapılan kritik bir referandumda halk Avrupa Birliği’den çıkma (Brexit) kararı verdi. İngiltere için kararın ekonomik maliyeti çok büyük olurken, AB özellikle siyasi açıdan büyük darbe aldı. Siyasi entegrasyon süreci yıllarca geriye giderken, devletler üstü yapısıyla bölgesel bütünleşmede önemli rol oynayan AB, Brexit ile ne yazık ki bir itibar kaybına uğradı. Nitekim Birleşik Krallık’ın Avrupa Birliği’nden ayrılması, AB’nin önemiyle ilgili karşıt görüşler ve gizli kalmış – ya da tartışılmaktan kaçınılmış – çelişkileri su yüzüne çıkaran bir katalizör etkisi geliştirdi.

İngiltere Başbakanı Theresa May, birlikten ayrılan ilk ülke olan Birleşik Krallık ve AB arasında ayrılma müzakerelerinin Mart sonuna kadar resmen başlatacağını açıkladı.

Bu bağlamda AB’ye üye ülkelerin birlikten çıkışını düzenleyen Lizbon Anlaşması’nın büyük önem taşıdığı söylenebilir. May’in ayrılma kararını Lizbon Antlaşması’nın 50’nci maddesine bağlı olarak Mart sonuna kadar AB Konseyi’ne bildirmesi ile başlayacak olan sürecin 2 ila 10 yıl içinde tamamlanması öngörülüyor. Zira süreç bu bildirim yapıldığında başlayacak ve birlik ayrılma kararı alan İngiltere ile Avrupa Birliği Zirvesi tarafından belirlenen yönlendirici ilkeler ışığında, İngiltere’nin Birlik ile gelecekteki ilişkisinin çerçevesini dikkate alarak, çekilmeye ilişkin kuralları belirleyen bir anlaşma sağlayacak. Bu antlaşmanın yürürlüğe girdiği tarihte ya da bildirimden en geç iki yıl sonra AB anlaşmaları İngiltere için uygulanır olmaktan çıkıp, İngiltere’nin AB ile ilişkileri sona erecek. Ancak bu süre içerisinde İngiltere AB kurallarına tabi olmaya devam edecek. Böylece İngiltere’nin Mart 2019 sonunda birlikten resmen ayrılabileceği öngörülüyor.

Öte yandan ayrılmanın ardından İngiltere’nin nasıl bir yol izleyeceği kafalarda soru işareti yaratıyor. Nitekim, TheresaMay’in Perşembe günü yapılan zirve toplantısının ardından Brüksel’de ayrılması ile 27 AB lideri İngiltere’nin üyelikten ayrılmasın ardından güçlü bir entegrasyon için yapılması gerekenleri tartıştı. Ayrıca TheresaMay’in resmi olarak ayrılma işlemlerini başlaması için gereken müzakerelerin başlamasına yönelik Birliğin yönetici organı Avrupa Komisyonu’na izin verildi. Eski Fransız dışişleri bakanı ve komisyon üyesi MichelBarnier Londra ile müzakereler için yetkilendirildi.

Sonuç olarak, 15 Aralık’ta yılın son zirvesinde Brüksel’de toplanan AB liderlerinin gündemindegöç, güvenlik, AB-Ukrayna Ortaklık Anlaşması, Yunanistan, Rusya ve Brexit konuları vardı. Zirvenin en kritik konuları Brexit ve Rusya oldu. Ancak Avrupa’nın sorunlarını tek bir zirveyle çözmesi mümkün değilken, yapılan girişimin ve alınan kararların yukarıdan aşağıya olan niteliği göz önünde bulundurulmalıdır.

 

Nuran YILDIRIM

2016 KARADAĞ PARLAMENTO SEÇİMLERİ

karadag

Karadağ’da halk parlamento seçimleri için 16 Ekim Pazar günü sandık başına gitti. Batı ile Rusya yanlıları arasında büyük bir mücadeleye sahne olan seçimlerde, adaylar 81 sandalyeli Karadağ Parlamentosuna girebilmek için yarıştı. Seçim sonuçlarına göre, mevcut iktidar partisi Demokratik Sosyalist Parti (DPS) oyların yüzde 40’ını toplayarak yine birinci parti oldu. Ancak DPS’nin hükümeti kurabilmesi için koalisyon ortağına/ortaklarına ihtiyacı var.

1878 yılında imzalanan Berlin Antlaşması balkanlara yeni bir statusquo getirmiş; Karadağ’ın bağımsızlığı uluslararası bir antlaşma ile güvence altına alınmış; 40 yıllık bağımsızlık döneminden sonra Karadağ Sırbistan ile birleşmiştir. İkinci dünya savaşı sonrasında kurulmuş Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti’nde özerk statüye sahip olan Karadağ, Yugoslavya’nın parçalanmasından sonra Sırbistan ile federal ortaklığa devam etmiştir. Karadağ’ın çabalarıyla 2003 yılında Sırbistan-Karadağ olarak daha esnek bir federasyon çatısı oluşturulmuştur. Bu gelişmeler üzerine, batı balkanların nüfus bakımından en küçük ülkesi olan Karadağ, 2006 yılında Sırbistan’dan ayrılarak bağımsızlığını ilan etmesinin ardından 15 Aralık 2008 tarihinde Avrupa Birliği’ne üyelik başvurusunda bulunmuştur. 17 Aralık 2010 tarihinde resmen aday ülke ilan edilen Karadağ, 29 Haziran 2012 tarihinde katılım müzakerelerine başlamıştır.

Balkan ülkeleri arasındaki yakınlaşmalar ve bunun tabii bir uzantısı olan kutuplaşmalar, ülkelerin birbirlerinin hareketlerini şüpheyle takip etmelerine neden olmuş; ülkeler daha güvende olmak için NATO’ya ve ayrıca AB’ye katılmak istemişlerdir. Zira eski Yugoslavya Cumhuriyetlerinden Karadağ geçtiğimiz aylarda tarihi bir adım atarak NATO ile üyelik protokolünü imzaladı. Böylece Karadağ yaklaşık bir yıl sürebilecek olan sürecin ardından ittifakın 29’uncu üyesi olacak. Nitekim Karadağ, tarihin en başarılı savunma ittifakı olarak değerlendirilen NATO’yu uluslararası güvenlik ve savunma politikasının bir parçası, AB’yi ise modernitenin bir versiyonu olarak benimsemiştir. Zira bağımsızlıktan sonra Karadağ hükümeti NATO üyeliğini dış politika hedeflerinden biri olarak belirlemiştir.

Öte yandan, NATO uzun vadede jeopolitik ve ekonomik çıkarları için yeni adaylara evet demektedir. Öyle ki, soğuk savaşın ilk kurumsal sonucu olarak NATO, 1949 yılında12 ülkenin – Birleşik Krallık, Belçika, Kanada, Danimarka, Fransa,İzlanda, İtalya, Lüksemburg, Hollanda, Norveç, Portekiz, Amerika Birleşik Devletleri –  Kuzey Atlantik Antlaşması imzalaması ile kurulmuştur. Başlangıçta 20 yıl ile sınırlı bir antlaşma iken, 1999’da Çek Cumhuriyeti, Macaristan ve Polonya, 2004’de Bulgaristan, Estonya, Letonya, Litvanya, Romanya, Slovakya ve Slovenya, 2009’da ise Hırvatistan ve Arnavutluk’un NATO’ya üye olması ile dünyanın en büyük ve en güçlü askeri ittifakı haline gelmiştir. Böylece 1949 yılında 12 ülke tarafından kurulan NATO geçirdiği 6 genişleme süreci sonunda bugün 28 üyeli bir örgüte dönüşmüştür.

Bu çerçevede üye ülkelerin özgürlük ve güvenliklerini sağlamayı amaçlayan NATO’nun en önemli özelliği, ülkelerden herhangi birine yapılan saldırının, tüm üye ülkelere yapılmış olarak kabul edilmesidir. ‘Barış için ortaklık’ prensibi çerçevesinde hareket eden NATO’ya üye olan ülkelerin herhangi bir saldırıya uğrayan diğer bir üye ülkeye yardım etmeleri maddesi, tarihte ilk kez, 2001 yılında ABD’de yaşanan 11 Eylül saldırıları sonrasında uygulanmıştır. Yaşanan 11 Eylül terör saldırısının ardından, çeşitli devletlere ait askerler, NATO liderliğinde, Afganistan’a gönderilmiştir.

Bunların ötesinde, ortak bir bütçesi ile tüm üye ülkelere askeri, sosyal ve kültürel olarak destek olan NATO son yıllarda “dinamik ve devam eden bir ittifak” olduğunun bir göstergesi olarak genişlemeye daha fazla önem vermektedir. Zira Karadağ’ın ardından Makedonya, Gürcistan ve Bosna-Hersek’in ittifakın yeni üyeleri olmaları desteklenmektedir.

NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg balkanlardaki genişlemenin bölgenin güvenliği ve istikrarı açısından önemli olduğunu dile getirirken, NATO’nun genişlemesine karşı çıktığı bilinen Rusya hükümeti, 2009 yılında Arnavutluk ve Hırvatistan’ın ardından NATO’nun Karadağ’a üyelik davetine tepki gösterdi. Nitekim Rusya Federasyon Konseyi Savunma ve Güvenlik Komitesi Başkanı Viktor Ozerov, “Yaklaşık 600 binlik bir nüfusa sahip Karadağ Rusya için askeri bir tehlike arz etmiyor; ancak NATO’nun doğuya ilerlemesi Rusya için tehdit anlamına geliyor.” şeklinde konuşarak, NATO’nun “açık kapı politikasını” “provokasyon” olarak değerlendirdi. Zira NATO’ya katılması durumunda Rusya Karadağ ile tüm ortak yatırım ve projelerine son vereceğini duyurdu.

Öte yandan, Demokratik Sosyalist Parti (DPS) Genel Başkanı ve Başbakan Milo Djukanovicparlamento seçimlerini NATO ve Rusya arasında tarihi bir karar olarak değerlendirdi. Bu bağlamda “Sigurnim Korakom!” yani “güvenli adım” sloganını kullanarak, AB ve NATO yolunda kararlılıklarını vurgulamış oldu. Keza, hükümet NATO’ya ve AB’ye üyeliğin en kısa zamanda gerçekleşmesini isterken, muhalefet partileri tarafsız bir güvenlik politikasının ülke çıkarlarına daha uygun olacağını savunmuşlardır. Bununla birlikte, her ne kadar hükümet NATO üyeliğinin barış ve huzur getireceğini ve halkın NATO üyeliğine yönelik güçlü desteğinden bahsetse de, kamuoyunda üyeliğe yönelik bir irade henüz mevcut değildir. Mehmet Uğur Ekinci Karadağ Siyasetini Anlama Kılavuzu isimli kitabında bunun sebebini, Kosova Savaşı sırasında NATO uçaklarının Karadağ’ı bombalamış olması gösterilmekteyse de temel sebep NATO’nun küresel siyasetteki pozisyonuna yönelik şüphelerin ve Sırbistan ve Rusya yönelimli geleneksel dış politika anlayışının halen varlığını koruması olarak açıklamıştır. Nitekim seçim sonuçları ülkede var olan siyasi kutuplaşmayı gün yüzüne çıkardığı söylenebilir.

Karadağ Devlet Seçim Kurulu (DIK) tarafından 16 Ekim’de düzenlenen genel seçimde parti ve ittifakların elde ettiği milletvekili sayılarını açıklandı.

Parti Genel Başkan Oy % Sandalye +/-
Demokratik Sosyalist Parti MiloĐukanović 158,301 41.42 36 +5
Demokratik Cephe AndrijaMandić 77,491 20.27 18 -2
Anahtar Koalisyonu MiodragLekić 42,271 11.06 9 0
Demokratik Montenegro AleksaBečić. 38,183 9.99 8 Yeni
Sosyal Demokrat Parti RankoKrivokapić 19,997 5.23 4 -2
Sosyal Demokratlar IvanBrajović 12,447 3.26 2 Yeni
Boşnak Parti Rafet Husović 12,236 3.20 2 -1
Boşnak Parti Genci Nimanbegu 12,236 1.27 1 -1
Hırvat Halk Girişimi AdrijanVuksanović 12,236 0.47 1 0

2016 seçim sonuçlarına göre, 81 üyeli Karadağ Meclisinde Demokratik Sosyalist Parti (DPS)  36, Demokratik Cephe (DF) 18, Anahtar koalisyonu 9, Demokratlar 8, Sosyal Demokrat Parti (SDP) 4, Boşnak Partisi 2, Karadağ Sosyal Demokratları 2 ve Hırvat Halk Girişimi 1 milletvekili elde etti.DPS, 2006 yılında bağımsızlığın gerçekleştirilmesinde büyük rol oynayarak “bağımsızlığı gerçekleştiren parti” imajını elde etti ve DPS’ye yönelik halk desteğinin güçlü kalmasını sağladı. Son seçimlerde DPS yüzde 41’in üzerinde oy almasına ve 36 milletvekili çıkararak meclisteki çoğunluğunu devam ettirmesine rağmen bir önceki seçimlere göre DPS’nin meclisteki sandalye sayısında azalma oldu. Zira seçim sonuçlarının daha iyi analiz edilebilmesi için son yapılan seçimleri bir önceki 2012 seçimleri ile karşılaştırmak gerekirse; DPS 2012 yılında yapılan bir önceki seçimlerde 39 koltuk kazanarak seçimlerin galibi olmuştu. Yeni yapılan seçimlerde ise parti yine birinci sırada yer almakla beraber hükümetin kurulabilmesi için koalisyona gitmek zorunda kaldı.

Başkent Podgorica’da destekçilerine yaptığı konuşmada DPS Genel Başkanı Djukanovic “geleneksel müttefik” olarak nitelendirdiği azınlık partileri – Boşnak, Hırvat, Arnavut ve Karadağ Sosyal Demokratları- ile koalisyon arayışına girileceğini belirterek, “Resmi sonuçların açıklanmasının hemen ardından, hükümetin kurulması için müzakerelere başlayacağız.” şeklinde konuştu.

Bugün batı merkezli siyasal sistemin bir parçası olmayı hedefleyen bir Karadağ’dan söz edilebilir. DPS iktidarda bulunduğu süre boyunca pragmatik politikalar izleyerek, ideolojiden ziyade icraatı korumayı ön plana almıştır. Bu amaçla AB ve NATO üyeliğini destekleyen parti, ülkeyi Rusya hegemonyasından çıkıp Batı hegemonyasına sürüklemektedir. Zira Batı için AB ve NATO uluslarüstü nitelikleri ile eski Yugoslavya ülkelerini kontrol altında tutma yöntemi olarak değerlendirilebilir.

Nitekim batı tarzı siyasal bir sistem inşa edilirken ülkenin kültürel, sosyal ve ekonomik dinamiklerin göz ardı edilmesi sonucunda bir takım sorunlarla karşı karşıya kalınmaktadır. Öyle ki Karadağ’da seçim günü darbe ile devlet kurumlarını ele geçirmeyi planladıkları iddia edilen 20 Sırp vatandaşı polis tarafından gözaltına alındı. Aralarından Sırbistan eski Jandarma şefi BratislavDikic’in de bulunduğu grubun, iktidardaki DPS Genel Başkanı ve Başbakan MiloDjukanovic’i alıkoymayı planladığı iddia edildi.

Aynı zamanda Karadağ hükümetinin NATO ve AB üyeliğini öncelikli dış politika hedeflerinden biri haline getirip, diğer ülkeler ile ilişkilerini arka plana atması ekonomi perspektifinden bakıldığında olumsuz bir tutum olarak değerlendirilebilir.  Bu bağlamda Djukanovic önderliğinde kurulacak olan yeni koalisyon hükümetinin doğu ve batı arasında dengelenmiş bir dış politika ile hareket etmesi, ülkede yönetim kalitesinin artırılması ve ülkeye daha çok yabancı yatırımcının çekilmesi açısından önemlidir.

İvo Andriç’in Drina Köprüsü isimli eseri köprü metaforunu kullanarakçizdiği Balkan imajı ile bölgenin tarihine ışık tutmuş bu birçok araştırmacı için esin kaynağı olmuştur. Örneğin Bulgaristan kökenli tarihçi Maria Todorova Balkanlar’ı Tahayyül Etmek isimli kitabında homojen bir batı ve doğu anlayışına karşı çıkarak, Balkanları doğu ve batı arasında bir köprü olarak tanımlamıştır. Todorova’ya göre Balkanlar ne doğu ne de batıdır, ne Avrupa’dır ne de Rusya’dır. Balkanlar medeniyetler, ırklar, düzen ve kaos, yani ‘biz’ ve ‘onlar’ arasında bir köprü konumundadır. Bu bağlamda Karadağ Batı’nın etkisinde demokratik oldukları kadar Rusya’nın etkisinde sosyalist bir kimliğe sahiptir. Zira bu iki karakterde ideolojiktir. Bu nedenle Karadağ Batı tarzı bir demokrasi anlayışı benimserken, bu ‘yeni’ sistemin altında pragmatik sorunlarla karşılaşmaktadır. Zira Balkanların genelinde yaygın bir problem olan yolsuzluk ve rüşvet, Karadağ demokrasinin gelişimine zarar vermektedir.

Nuran YILDIRIM

Not: Bu yazı Diplomatic Observer Dergisi’nin Kasım 2016 sayısınında yayınlanmıştır.

İNGİLTERE’DE EKONOMİ, YOKSULLUK VE EĞİTİM

İngiltere Başbakanı David Cameron’ın görevinden ayrılmasının ardından, Theresa May Kraliçe Elizabeth’in huzuruna çıkarak görevi devraldı. Böylece Margaret Thatcher’dan sonra başbakanlık koltuğuna oturarak İngiltere’nin yeni başbakanı Muhafazakâr Parti lideri Theresa May oldu.

Ayrıcalıklı bir azınlık için değil, herkesin çıkarı için bir Britanya yaratmak amacıyla göreve geçen May, yeni kabinede eski Uluslararası Kalkınma Bakanı Justine Greening’i Eğitim, Kadın ve Eşitlikler Bakanı olarak atamıştı.

Geçtiğimiz günlerde 2010 Akademi Yasası yıl dönümünde konuşan Greening, sosyal mobilizasyonun önemini vurgulayarak, Britanya’yı ‘herkes için’ bir ülke yapma yolunda kararlılıklarını dile getirdi.

Öyle ki, 2010 Akademi Yasası, Birleşik Krallık’taki tüm okullara, akademi statüsüne geçebilme ve kısmi özerklik hakkı sağlamaktadır. Yasa kapsamında ailelere daha fazla söz hakkı sağlanırken, okulların yönetiminde ağırlık okul yönetimine verilmiştir. Bunların ötesinde, yapılan yasal düzenlemelerle, yoksulluğun çocuklar üzerindeki etkisi azaltılmaya çalışılmış ve eğitimde fırsat eşitliği amaçlanmıştır.

Ancak yasanın yürürlüğe girmesinin ardından geçen süre zarfında Britanya’da eğitim alanında neler değiştiğine bakıldığında olumlu bir tablo ile karşılaşıldığı söylenemez. Öyle ki, Akademi Yasası amaçlarını yerine getirememiş; hatta eğitimde yoksul ve zengin kesim arasındaki fark giderek artmıştır.

Küresel Yoksulluk ve İnsan Hakları isimli kitabında Thomas Pogge, bir ekonomik düzenin değerlendirilmesinin, üç faktöre ilişkin bilgiye duyarlı olması gerektiğini savunur. Bu faktörler; mutlak yoksulluğun boyutları, eşitsizliğin boyutları ve ilk iki faktörün izlediği yöndür yani yoksulluk ve eşitsizliğin zaman içinde artmaya ne kadar meyilli olduğudur. Bu bağlamda, İngiltere’nin ekonomik düzenini bu üç faktör ele alınarak inceleyebiliriz.

Öncelikli olarak, İngiltere Ulusal İstatistik Ofisi tarafından 2014 yılında yapılan araştırmaya göre İngiltere nüfusunun (3,9 milyon) yüzde altısı yoksulluk içinde yaşarken, yoksulluğun giderek kalıcılaştığına dikkat çekiliyor. Bu bağlamda, İngiltere’de yoksulluğun ne kadar şiddetli ve yaygın olduğuna, kısaca yoksulluğun boyutlarına, baktığımızda ülkede yaşayan insanların sağlık, eğitim ve yaşam standartları alanlarında tekrar eden yoksunluklar nedeniyle yoksulluk içinde yaşadığını söylenebilir.

Ayrıca İngiltere zengin ve yoksul kesim arasındaki uçurumuyla ünlü bir ülke. Ülkede zenginler daha zengin olurken, alt ve orta gelir düzeyindeki insanların reel gelirlerinin azalması söz konusu. Bunun yanı sıra, zengin ve yoksul kesim, coğrafi olarak giderek daha fazla ayrışıyor ve zengin ve yoksul kesimdeki bireylerin yanyana yaşama eğilimi de gitgide azalıyor. Ve söz konusu bu durum eğitim sisteminde de kendini açıkça gösteriyor. Öyle ki bir okulda öğrenciler arasında ekonomik farklılıklar azalırken, okullar arasında hem ekonomik hem de eğitim kalitesi anlamında eşitsizlik devasa boyutlarda. Özellikle de söz konusu olan Londra gibi dünya şehirleri olunca…

Aynı zamanda, İngiltere’de düzenlenen Avrupa Birliği (AB) referandumunda ülkenin AB’den ayrılması yönünde (Brexit) karar çıkmasının ardından, Sterlin büyük değer kaybetti ve İngiltere ekonomisini dünya sıralamasında geriye düşürdü. Zira İngiltere bir süre birçok alandaki enerjisini kendi içindeki bu krizi çözmeye yönelteceği için, yoksulluk, sosyal mobilizasyon ve özellikle eğitim alanında yapılacak muhtemel reformların ertelenebileceği yorumu yapılabilir.

Sonuç olarak, yeni hükümetin yoksulların yararına olacağı, eskisine kıyasla yoksullara daha iyi davranacağı gerçekten çok cezbedici iken; öyle görünüyor ki Britanya, bu konuda, Theresa May ve Justine Greening önderliğinde, henüz başarılı adımlar atabilmiş değil. Yaşanan kırılganlıklar (örneğin Brexit), ekonomik gelişmeyi tehdit ediyor ve söz konusu problemler sistematik ve hızlı bir biçimde giderilemezse, ekonomik anlamda ilerleme imkânsız olacaktır.

Nuran YILDIRIM

http://www.diplomatikgozlem.com/TR,16333/ingilterede-ekonomi-yoksulluk-ve-egitim.html

NATO GENEL SEKRETERİNDEN DONALD TRUMP’A DESTEK

NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, ABD başkanlık seçimlerini kazanan Donald Trump’ı tebrik ederek, Trump ile çalışmak istediklerini dile getirdi. Stoltenberg aynı zamanda Trump’ın seçim kampanyasında söyledikleri doğrultusunda Avrupa ülkelerinin ortak savunma bütçesine çok az katkıda bulunduklarını dile getirdi.

Nitekim Donald Trump kampanya döneminde New York Times gazetesine verdiği röportajında, NATO’yu “eskimiş ve hükmü kalmamış” şeklinde değerlendirerek, gerekirse üyelikten çıkılabileceğini dile getirmişti.

“Litvanya, Letonya ve Estonya gibi eski Sovyet ülkelerine yönelik, Rusya’nın olası bir saldırısı halinde, ABD’nin NATO’nun temel prensibi – ortak savunma – doğrultusunda hareket etme yükümlülüğü yoktur.” diyen Trump, bu ülkelerin NATO’ya hiçbir katkı sağlamadığını, ABD’nin NATO harcamalarının çok fazla olduğunu ve NATO’nun ABD’den haksız para alırken, diğer ülkelerin kendilerine düşen payı ödemediklerini iddia etmişti.

Öyle ki Trump’ın NATO yorumları büyük tepki çekmiş, NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, Beyaz Saray Sözcüsü Josh Earnest, Hillary Clinton ve Barack Obama ve hatta bazı Cumhuriyetçiler Trump’ı dış politikayı bilmemekle suçlamıştı.

Stoltenberg çarşamba günü yaptığı açıklamada ise Trump’ın ABD’nin NATO harcamalarının çok fazla olduğu konusunda haklı olduğunu, Avrupa ülkelerinin NATO’nun ortak bütçesine daha fazla katkı sağlamaları gerektiğini belirtti.

Bu bağlamda Trump ile en kısa zamanda görüşmek istediklerini belirten Stoltenberg, gelecek yıl Brüksel’de düzenlenecek olan NATO Zirvesi’nde Trump’ı görmekten mutluluk duyacaklarını dile getirdi.

Genel sekreter “ABD liderliği çok önemli. Birliğimiz yaklaşık 70 yıldır savaşta ve barışta Amerika’nın her daim en yakın dostu olmuştur.” ifadesini kullanarak, “NATO hem ABD hem de Avrupa için önemli” şeklinde ekledi.

Öte yandan, Trump NATO’yu ABD için olumsuz ve ‘kötü’ bir şey olarak tanımlamaktadır. Ancak, sorun, NATO’nun iyi ya da kötü olup olmadığı tartışmasından önce, NATO’nun ne olduğu sorusunda düğümlenmektedir.

Amerikan Güvenlik Politikası: NATO

Birleşmiş Milletler ile başlayan ve NATO ile devam eden bir dizi pakt, ABD’nin güvenlik alanında bir lider olmasının ampirik göstergeleri arasındadır.

Öyle ki, soğuk savaşın ilk kurumsal sonucu olarak NATO, 1949 yılında Kuzey Atlantik Antlaşması ile kurulmuş ve ABD ile Batı Avrupa’yı siyasal ve askeri anlamda bir araya getirmiştir. Zira ilerleyen yıllarda ABD, NATO ile başlayan, pakt sistemine dayalı güvenlik politikasını dünyanın diğer bölgelerine de yaymıştır. Güneydoğu Asya Antlaşması Teşkilatı (SEATO), Avustralya, Yeni Zelanda, ABD Güvenlik Antlaşması (ANZUS), Merkezi Antlaşma Örgütü (CENTO) ABD’nin liderliğini üstlendiği askeri paktlardan sadece birkaçıdır.

1949’da 12 ülkenin – Birleşik Krallık, Belçika, Kanada, Danimarka, Fransa,İzlanda, İtalya, Lüksemburg, Hollanda, Norveç, Portekiz, Amerika Birleşik Devletleri – bir araya gelmesiyle oluşturulan Pakt ve başlangıçta 20 yıl ile sınırlı bir antlaşma iken, NATO bugün 28 üyesiyle dünyanın en büyük ve en güçlü askeri ittifakı haline gelmiştir. Türkiye’nin NATO üyeliği ise 18 Şubat 1952’de TBMM’de ezici bir çoğunluğun onayı ile gerçekleşmiştir.

Bu çerçevede NATO’nun en önemli özelliği, üye ülkelerden herhangi birine yapılan saldırının, tüm üye ülkelere yapılmış olarak kabul edilmesidir. NATO’ya üye olan ülkelerin herhangi bir saldırıya uğrayan diğer bir üye ülkeye yardım etmeleri maddesi, tarihte ilk kez, 2001 yılında ABD’de yaşanan 11 Eylül saldırıları sonrasında uygulanmıştır. Yaşanan 11 Eylül terör saldırısının ardından, çeşitli devletlere ait askerler, NATO liderliğinde, Afganistan’a gönderilmiştir. ‘Barış için ortaklık’ prensibi çerçevesinde hareket eden NATO’nun bugün ise en büyük amacı Irak ve Şam İslam Devleti’ne (IŞİD) karşı savaşmaktır. Bu bağlamda, NATO’nun ABD’nin işgallerine legal zemin hazırladığı iddia edilebilir.

Bunların ötesinde, ortak bir bütçesi olan NATO, tüm üye ülkelere askeri, sosyal ve kültürel olarak destek vermekte ve devletlerin barış ve güvenliğini sağlamaktadır. Ancak, üye ülkelerin eşit miktarda katkı sağladığı NATO’nun bütçesi yaklaşık 2 milyon dolardır ve her bir üye ülkenin kendi savunma harcamaları ortak bütçe dışında, sözkonusu ülkenin kendi sorumluluğundadır. Bu bağlamda, ABD tarafından yapılan harcamalar, ülkenin kendi harcamaları olup, diğer üye ülkelerin, Trump’ın düşündüğü gibi, ABD’yi sömürmesi söz konusu değildir.

Nuran Yıldırım

http://www.diplomatikgozlem.com/TR,18635/nato-genel-sekreterinden-trumpa-destek.html

http://www.diplomatikgozlem.com/TR,16230/donald-trumpin-abd-dis-politikasi-ile-entegrasyon-sorun-.html

DONALD TRUMP’IN PERSPEKTİFİNDEN BREXIT

Geçtiğimiz günlerde Birleşik Krallık’ ta yapılan kritik referandumda halk Avrupa Birliği’ inden (AB) çıkma (Brexit) kararı verdi. Bölgesel gibi görünen bu karar küresel düzeyde bir deprem etkisi yarattı. İngiltere için kararın ekonomik maliyeti çok büyük olurken, AB özellikle siyasi açıdan büyük darbe aldı. Siyasi entegrasyon süreci yıllarca geriye giderken, Hollanda ve Fransa’dan aşırı sağcı liderler kendi ülkelerinde de referandum düzenlenmesi çağrısı yaptı.

Referandum sonucunu, Almanya Dışişleri Bakanı Frank-Walter Steinmeier “Avrupa ve İngiltere için üzücü bir gün” şeklinde yorumladı. Deutsche Welle’ nin haberine göre, AB’nin küreselleşmeye kapanmasını isteyen ve bütçe disiplinine aldırmayan birlik üyesi ülkeler Londra ile Berlin arasındaki işbirliği sayesinde dizginlenebiliyordu. Bu ortaklık artık olmayacağı için Britanya’nın yokluğunu en fazla Almanya’nın hissedeceği düşünülüyor.

Daha da önemlisi, İngiltere’nin AB’den çıkma kararı sonrası, çoğunluğun AB’de kalmaktan yana oy kullandığı İskoçya yeniden bağımsızlık aramaya başlayabilir. Ayrıca, Birleşik Krallık egemenliğindeki Kuzey İrlanda ile bağımsız İrlanda Cumhuriyeti arasında birleşme için referandum çağrıları yapılırken, Kuzey İrlanda barış sürecinde gerçekleşen önemli bir siyasi gelişme olan 1998’de imzalanan Hayırlı Cuma Anlaşması (Good Friday) tekrar gündeme gelmesi ve iki ülke arasındaki ilişkilerin etkilenmesi bekleniyor.

Öyle görünüyor ki, Britanya’nın kararı gerçekten kâbus yarattı. Ancak önemli olan husus, referandumun bir “danışma referandumu” niteliğinde olmasıdır. Yani, bu referandumda çıkan sonucun Parlamento’nun karar ve iradesi üzerinde hukukî değil, ancak siyasî bir etkisinin olduğundan söz edilebilir. Teorik olarak, başından beri Brexit’ in karşısında yer alan Başbakan David Cameron, halkın AB’ den çıkma kararını yok sayarak, kararı İngiliz Parlamentosu oylamasına sunabilir.

Öte yandan Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD) Cumhuriyetçilerin başkan adayı olmak için yarışan Donald Trump, kararı büyük bir sevinçle karşılayarak, 200 milyon sterlin yatırım yaptığı golf tesisinin açılını gerçekleştirmek için gittiği İskoçya’ da gazetecilere konuştu. Brexit’i “harika bir şey” ifadesiyle tanımlayan Trump, insanlar ülkesini, yani bağımsızlıklarını, geri almak istedi, yorumunu yaptı.

ABD tarihinin ilk kadın başkan adayı olan Demokrat Hillary Clinton, İngiltere’nin AB’ de kalması tarafında yer alırken, Brexit sonrası halkın seçimine saygı duyduğu açıklamasını yapmıştı. Referandum sonrası basın açıklaması yapan ABD Başkanı Barack Obama ise İngiltere ve Avrupa Birliği Amerika’nın vazgeçilmez partnerleri olduğunu vurgulayarak, verilen karara saygı duyduğunu belirtmişti. Trump ise İngiltere’nin AB’den çıkmasından yana olduğunu söyleyerek, İskoçya’yı ziyareti sırasında durumu hem İngiltere hem ABD açısından olumlu bir şekilde değerlendirmişti.

Kabul edelim ki Trump’ın golf tesisinin açılışını gerçekleştirmek üzere referandum günü İskoçya’da bulunması bir tesadüf değildi. Bu bağlamda Trump’ın seçim politikası ve İngiltere’nin AB’den ayrılma kararının arkasında yatan paralel dinamiklerden söz edilebilir.

Öncelikli olarak, Brexit tartışmasının tam merkezinde göçmen ve mülteci politikaları vardı. İngiltere’ye göçe sınır getirilmesini ve sınır kontrollerinin sıkılaştırılması taleplerin başında yer alıyordu. Büyük Britanya’nın Avrupa Birliği’nden ayrılmasını isteyen Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi (UKIP) lideri Nigel Farage konuşmalarında, milliyetçi hislere hitap etmeye çalışarak, göç karşıtı bir tutum sergiliyordu. İngiltere’de artan işsizliğin en büyük nedenini artan göç oranı ile açıklayan Farage, İngiltere’de çalışan göçmenlerin artan işsizliğin baş sebebi olduğunu savunuyordu. Benzer bir şekilde, Trump seçim kampanyasında göç karşıtı politikalarıyla isminden sıkça söz ettirmişti. Bu çerçevede Trump’ın Brexit konusunda karşı tarafta yer alması çok uzak bir seçenek olarak gözüküyor. Nitekim göç meselesini seçim kampanyasının başlıca konularından biri yapan milyarder iş adamı Trump, seçilmesi halinde göçmenlerin kaçak geçişini engellemek için ABD-Meksika sınırına duvar örülmesini önermişti. Meksika’dan gelen göçmenlerin büyük kısmının tecavüzcü ve hükümlüler olduğunu iddia ederek ırkçı söylemlerde bulunmuştu. Cumhuriyetçi Trump ayrıca, kazanması halinde Müslüman mültecilerin ülkeye kabul edilmeyeceğini ve Suriyeli göçmenleri ülkelerine geri göndereceğini söylemişti.

Marka çağrısı haline gelen “Amerika’yı yeniden büyük yapın” sloganıyla Donald Trump, Kasım 2016’da yapılacak olan ABD Başkanlık seçiminde Cumhuriyetçi Parti’nin en güçlü aday adaylarından biri olarak gözüküyor. Elbette Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşayan halkın, Büyük Britanya ile aynı tutumu sergileyip bilinmezliğe doğru bir adım atacakları sonucuna ulaşmak çok zor. Ancak dünyanın önde gelen toplumsal düşünürlerinden biri olan Zygmunt Bauman’a göre ‘herkesin herkese karşı savaşta olduğu’, beraberlik ve dostça işbirliği şöyle dursun, barış içinde yaşamaya bile elverişli olmayan bir dünyada yaşıyoruz. Önümüzdeki dönemde neler yaşanacağını takip edip göreceğiz.

Nuran Yıldırım

http://www.diplomatikgozlem.com/TR,15808/donald-trumpin-perspektifinden-brexit.html

 

AVRUPA BİRLİĞİ İLE BÜTÜNLEŞME SÜRECİNDE KİMLİK SORUNSALI

Avrupa Birliği’nin yarım yüzyılı aşkın bir süreye yayılan entegrasyon sürecinde sürekli baş gösteren sorunlar çözümsüz kaldı. Geriye dönüp bakıldığında, 1993 yılında, Avrupa Birliği Antlaşması olarak da bilinen Maastricht Antlaşması’nın yürürlüğe girmesi sonucu, var olan Avrupa Ekonomik Topluluğu’na yeni görev ve sorumluluklar yüklenmesiyle,Avrupa Birliği’nin kurulmasından bu yana Avrupa’nın birleşmesi sürecini duraksatan iki önemli tarihten bahsedilebilir. Bunlardan biri 2004 yılında Avrupa hükümetlerinin Avrupa Konvansiyonu’nun hazırladığı anayasa taslağı üzerinde anlaşmaya varamamış olmaları ve bir de geçtiğimiz haziran ayında Birleşik Krallık’ta yapılan kritik referandumda halkın Avrupa Birliği’nden çıkma kararı vermesi. Bu iki olay üye ülkelerin karşılıklı güvensizliklerini ve ortak bir proje yürütme noktasından her zamankinden daha uzak olduklarını gösteriyor.

Bu bağlamda, ünlü düşünür ve siyaset kuramcısı JürgenHabermas’ın ‘Bölünmüş Batı’ adlı kitabından yola çıkarak bugün bir Avrupalı kimliğinin olmamasının birleşme sürecini nasıl tıkadığını ve geçtiğimiz günlerde Slovakya’nın başkenti Bratislava’da gerçekleşen AB Liderler Zirvesi dahilinde, neredeyse kendi ifadeleri dışında entegrasyon taraftarlığına zorlanmış siyasi elitlerin çözüm arayışlarını ele alınabilir.

Bugünkü Avrupa Birliği’nin temellerini oluşturan, 1951 yılında imzalanan Paris Antlaşması ile Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu’nun ve 1957 yılında Roma Antlaşması ile kurulan Avrupa Ekonomik Topluluğu ve Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu’nun başlangıçtaki hedefi tek pazar ve gümrük birliği de dâhil olmak üzere altı kurucu üye ülkeyi – Batı Almanya, Fransa, Belçika, Hollanda, İtalya ve Lüksemburg – ekonomik açıdan birleştirmekti.

Zira Avrupa’nın ekonomik anlamda birleşmesi mal ve hizmet akımlarına serbestlik sağlayıp, ticarete engel olan kısıtlamaları kaldırarak orta vadede herkesin kazançlı çıkmasına neden oldu. Bu nedenle üye ülkelerin halkları, elit bir kesimin kendilerine sormaksızın yürüttükleri ekonomik birleşme politikalarını kabul etti. Öyle ki oluşturulan uluslararası ekonomik entegrasyon için, değerler ve normlar konusunda da sosyal bir entegrasyon gerekli olmasına rağmen, bunun bir nevi yan ürün olarak kendiliğinden oraya çıkacağı düşüldü.

Ancak 2004 yılında Avrupa Birliği’nin tarihindeki en büyük genişleme dalgası gerçekleşti ve on yeni ülke – Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, Malta, Çek Cumhuriyeti, Estonya, Letonya, Litvanya, Macaristan, Polonya, Slovenya, Slovakya – Avrupa Birliği’ne üye oldu. Son olarak 2007 yılında Bulgaristan ve Romanya, 2013 yılında ise Hırvatistan’ın üye olmasıyla, Avrupa Birliği 28 üyeli bir birlik haline geldi. AB’nin doğudaki genişleme sürecinin ardından Avrupa halkları söz söyleme hakkına sahip olmak istedi. Nitekim eski ve yeni ülkeler arasında sosyo-ekonomik fark artarak, AB’nin genişleme politikaları siyasi yönetimin yapısını ve yöntemlerini zorlayarak, bürokratik düzenlemelerin sınırlarına dayanmış hale geldi. Böylece merkez ve çevre yani AB bütçesine katkıda bulunan ve bütçeden faydalanan ülkeler arasındaki ihtilaflar arttı. Bu bağlamda siyasi elitlerin entegrasyon sürecini güçlendirmek, demokrasinin yakınılan eksiklerini azaltmak ve bir Avrupalı kimliği oluşturmak amacı ile 2004 yılında İtalya’nın başkenti Roma’da imzalanan bir antlaşma sonucu, Avrupa Birliği için bir anayasa oluşturma girişiminden bahsedilebilir. Ancak Fransa’da ve Hollanda’da yapılan referandumlarda Avrupa Birliği anayasası reddedildi.

Habermas’a göre kendi dinamikleri ile giderek daralan bir birliğe doğru ilerleyen birleşme süreci, anayasanın reddi ile bir Avrupalı kimliğinin olmamasının birleşme sürecini nasıl tıkadığını göstermiş oldu. Bunun yanı sıra anayasa tartışması birleşme sürecinin sona ermesine dair çözülmemiş ve bastırılmış nahoş iki soruyu gündeme oturttu. Birincisi, birliğin politik yapısına dair: Bizim istediğimiz, nasıl bir Avrupa? İkinci soru ise coğrafi kimlik üzerine: Avrupa Birliği’nin kesin sınırları nereden geçiyor? Nitekim anayasa taslağı bu iki soruyu da yanıtsız bırakıyordu.

Bunun yanı sıra, 23 tarihinde Birleşik Krallık’ta yapılan kritik bir referandumda halk Avrupa Birliği’den çıkma kararı verdi. İngiltere için kararın ekonomik maliyeti çok büyük olurken, AB özellikle siyasi açıdan büyük darbe aldı. Siyasi entegrasyon süreci yıllarca geriye giderken, devletler üstü yapısıyla bölgesel bütünleşmede önemli rol oynayan AB, Brexit ile ne yazık ki bir itibar kaybına uğradı. Nitekim Birleşik Krallık’ın Avrupa Birliği’nden ayrılması, tıpkı başarısız anayasallaşma süreci gibi AB’nin önemiyle ilgili karşıt görüşler ve gizli kalmış – ya da tartışılmaktan kaçınılmış – çelişkileri su yüzüne çıkaran bir katalizör etkisi geliştirdi.

Öte yandan anayasa tartışmasından farklı bir şekilde, Brexit tartışmasının tam merkezinde göçmen ve mülteci politikaları vardı. İngiltere’ye göçe sınır getirilmesini ve sınır kontrollerinin sıkılaştırılması taleplerin başında yer alıyordu. Büyük Britanya’nın Avrupa Birliği’nden ayrılmasını isteyen Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi (UKIP) lideri NigelFarage konuşmalarında, milliyetçi hislere dokunarak, göç karşıtı bir tutum sergiledi. Öyle ki İngiltere’de artan işsizliğin en büyük nedenini artan göç oranı ile açıklayan Farage, İngiltere’de çalışan göçmenlerin artan işsizliğin baş sebebi olduğunu savunuyordu.

Birleşik Krallık’ın referandumda aldığı ayrılma kararı sonrası, Avrupa Birliği (AB) üyesi 27 ülkenin liderleri, AB Dönem Başkanı Slovakya’nın ev sahipliğinde başkent Bratislava’da gerçekleştirilen gayriresmi AB liderler zirvesi için bir araya geldi. 16 Eylül tarihinde, ilk kez İngiltere olmadan gerçekleştirilen zirvenin ardından “Bratislava Deklarasyonu ve Bratislava Yol Haritası” yayımlandı.

Birleşik Krallık henüz AB’den çıkış işlemini başlatmadığı ama aynı zamanda zirveye katılmadığı için “gayri resmi” olarak adlandırılan zirvede İngiltere’nin AB’den ayrılma müzakereleri gündeme gelmezken, AB projesinin birliği ve projeye olan güvenin yeniden tesis edilmesi, birliğin dış sınırlarının etkin kontrol edilmesi, savunma ve terörle mücadele alanında daha fazla işbirliği, ortak pazarın güçlendirilmesi konularında görüş alışverişinde bulunuldu.

Birleşik Krallık’ın 23 Haziran günü tarihi bir referandum ile AB’den ayrılmasının ardından geçen süre zarfında, Avrupa Birliği ayrılma kararın arkasında nedenlerinin ne olduğu konusunda neredeyse hiçbir açıklama yapmadı. Bu bağlamda Bratislava’da gerçekleştirilen zirvenin Avrupa Birliği için sembolik bir önem taşıdığı düşünülebilir. Zira Birleşik Krallık Başbakanı Theresa May zirveye katılmazken, AB geriye kalan 27 üye ülke ile yoluna devam ettiği mesajını verdi.

Zirvenin ardından “Bratislava Deklarasyonu ve Bratislava Yol Haritası” yayınlanarak, 27 üye ülkenin kendisini AB’nin mevcut durumuna birlikte teşhis koymaya adadığı belirtilirken, bir üyenin ayrılma kararı almasına rağmen diğer bütün üyeler için AB’nin vazgeçilmezliğini koruduğu ifade edildi.
Deklarasyonda, “AB, mükemmel değildir ancak karşı karşıya kalınan zorlukların üstesinden gelmek için en iyi araçtır. Bizim, sadece barış ve demokrasiyi garanti altına almak için değil, aynı zamanda halklarımızın güvenliğini garanti altına almak için AB’ye ihtiyacımız var. Bizim aynı zamanda haklarımızın refah içinde yaşamak, okumak, çalışmak ve kıta içinde özgürce hareket ederken, zengin Avrupa kültür mirasından faydalanmak gibi ihtiyaç ve isteklerine daha iyi hizmet AB’ye ihtiyacımız var” ifadeleri yer aldı.

Ayrıca AB’nin Bratislava deklarasyonunda insanların güveneceği ve destek vereceği çekici bir AB vizyonu sunmakla yükümlü olduklarına dikkat çekildi.

Belgede Avrupa Yol Haritası’na yer verilerek, AB’nin yakın döneme ilişkin hedefler ve somut önerileri sıralandı. Bu bağlamda göçmen krizi ve dış sınırlar konusu ilk sırada yer alırken, genel hedefin uzun dönemli bir göç politikası üzerinde AB üyeleri arasında uzlaşma sağlanması olarak belirlenirken, düzensiz sığınmacıların sayısının daha da azaltılmaya çalışılacağı dile getirildi. Bu bağlamda AB üyelerinin sorumluluk ve dayanışma ilkelerini uygulamasının gerekliliği vurgulandı.

İç güvenliğinin sağlanması ve terörle mücadelede üye ülkeleri desteklemek için gerekli her şeyi yapılması, zorlu bir jeopolitik ortamda, dış güvenlik ve savunma konusunda AB işbirliğini güçlendirilmesine değinildi. Hedefler arasında ayrıca herkes için umut verici bir ekonomik sağlanmasının önemi belirtilerek, AB’ye üye ülkelerin, gençler için daha iyi olanaklar sunulmasının önemi vurgulandı. Kısaca zirvede genel olarak AB’nin karşı karşıya bulunduğu büyük krizler, AB projesine güvenin yeniden tesis edilmesini ele alındı.

Zirvenin ardından gazetecilere açıklama yapan Macaristan Başbakanı ViktorOrban, AB’de hala ‘naif ve kendini yıkan’ bir sığınmacı politikasının hüküm sürdüğünü belirterek, zirvede Brüksel’in sığınmacı politikasının değiştirilmesinin başarılamadığını söyledi. Orban ayrıca ”Şimdi de sığınmacıların Schengen sınırında durdurulması yerine dağıtımın hızlandırılması konusunda daha fazla konuştular” şeklinde konuştu.

Ancak Avrupa’nın sorunlarını tek bir zirveyle çözmesi mümkün değilken, yapılan girişimin ve alınan kararların yukarıdan aşağıya olan niteliği göz önünde bulundurulmalıdır. Zira yaşanan sorunların Avrupa halkları ile AB’nin birlikte hareket edememesinden kaynaklandığı söylenebilir.

Öte yandan bugün bir Avrupalı kimliğinin varolup olmadığın sorusunun yanıtı hala olumsuz. Habermas’ın söylediği gibi, siyasi elitlerin öncelikle, Avrupa’nın birleşmesi yolundaki çelişkili hedeflerinin, nerede ve ne şekilde yurttaşların kendilerini algılayış süreçlerinin bir parçası haline getirebileceği sorusunu yanıtlamaları gerekiyor. Bu bağlamda, Avrupa’nın eylem gücünü geliştirmesi için olmazsa olmaz bir unsur olan siyasi kimliği elit kesimin yukarıdan müdahalesi ile değil; ancak uluslar üstü kamusal alanda oluşabilir.

 

Nuran YILDIRIM

Not: Bu yazı Diplomatic Observer Dergisi’nin Ekim 2016 sayısınında yayınlanmıştır.

PARANIN SATIN ALMA GÜCÜ: 2016 ABD BAŞKANLIK SEÇİMLERİ

Amerika Birleşik Devletleri’nde bu yıl 8 Kasım’da yapılacak olan başkanlık seçimlerinde, 1980’lerden bu yana süregelen sadece iki partinin hegemonyası devam ederken, adayların seçim kampanyalarına kaynak bulma çabaları bir yarış ​havasında yürütülmektedir.

Cumhuriyetçi Parti’de Donald Trump, seçim kampanyasının masraflarını kendisinin üstleneceği ve güçlü şirketlerin bağışlarına mahkûm kalmayacağı açıklamasını yaparken, Demokrat Parti’nin başkan adayı Hillary Clinton ise topladığı bağışlar ile seçim kampanyasına devam ediyor.

Harcanan paranın milyarlarla ifade edildiği ABD’deki federal başkanlık seçim kampanyalarına yönelik, doğrudan maddi desteğin miktarı ile ilgili bir takım hukuki düzenlemeler mevcut iken, dolaylı olarak sınırsız miktarda para harcamaya olanak sağlayan bir sistemin varlığından söz edilebilir. Öyle ki seçim kampanyalarında kullanılan paraların kayıt altına alınıp kamuoyuyla paylaşılması anlamında çeşitli düzenlemeler yapılmasına rağmen, seçim kampanyalarına medya gibi alternatif yollardanda destek olma yöntemleri bulunmuştur.

Sistemin Kısa Bir Tarihi

ABD’deki federal başkanlık seçim kampanyalarının finansmanı sisteminin tarihine baktığımızda bu konuda etki eden hukuki düzenleme çabalarının büyük bir kısmının 1970’li yıllarda ortaya çıktığı söylenebilir. Kampanyalar için toplanan ve harcanan para ilk olarak 1971 yılında yürürlüğe giren Federal Seçim Kampanyası Yasası (FECA) ile düzenlenmiştir. Maliyeti giderek artan seçim kampanyalarına tepki olarak ortaya çıkan bu yasa, kampanya harcamalarının sınırlandırılmasını içermekteydi.

Bununla birlikte, 1972-1974 yıllarında gelişen Başkan Nixon’ın istifasıyla sonuçlanan Watergate skandalı kampanya finansmanı ile ilgili hâlâ var olan sıkıntılara işaret ediyordu. Watergate skandalı, Cumhuriyetçi Nixon’un seçim kampanyasından sorumlu Başkan’ı Yeniden Seçtirme Komitesi (Committeeforthe Re-election of thePresident) görevlilerin Haziran 1972’de Demokrat Parti’nin Watergate binasındaki ofislerine gizlice girmesi ile başlamıştı. Böylece komite seçim kampanyası için bağış toplama işlevini aşarak, Amerikan tarihinin aydınlatılabilmiş en büyük yolsuzluk skandalına imza attı. Watergate Skandalı, Watergate Skandalı’nın Amerikan siyasi tarihinde önemli bir dönüm noktası olarak, seçim kampanyalarının finansmanlarının Kongre tarafından gözden geçirilip, reform yapılmasında etkili rol oynadı.

Bunun üzerine 1971 reformunda bir takım değişikliklerin yapılması karar alındı ve 1974 yılında yeni bir Federal Seçim Kampanyası Yasası yürürlüğe girdi. Bu kez kampanya harcamalarındaki sınırlamalar daha da artırılıp, bireylerin adaylara verebilecekleri maddi desteğe yönelik yeni düzenlemeler getirildi. Bütün bu düzenlemelerin kontrolü ve takibi için ise Federal Seçim Komisyonu (FEC) kuruldu.

Bütün bu sınırlamalara tepki olarak,“yumuşak para”(softmoney)olarak adlandırılan bir para ortaya çıktı. Kampanya finansmanında devlet müdahalesinin derecesinin artması ve denetim uygulamasının yaygınlaşması üzerine ortaya çıkan yumuşak paralar, kısıtlamalardan muaf tutulan faaliyetlerdeki harcamaları kapsıyordu ve sınırsızdı. Öte yandan “sert paralar” (hard money) ise kampanyalara doğrudan yapılan parasal yardımı kapsıyor ve güçlü sınırlamalar ile denetime tabi tutuluyordu.

Partilerin 1974 seçim yasasındaki boşluktan yararlanarak yumuşak para yardımları aldığının ortaya çıkması üzerine Senatör John McCain ve Senatör RussFeingold tarafından önerilen yasa tasarısı George W. Bush’un onayı ile 2002 yılında yürürlüğe girdi. Kampanya finansmanı tarihinde önemli yer tutan bu hukuki düzenleme McCain-Feingold Yasası olarak da bilinen İki Partili Kampanya Reformu Yasası’dır (BRCA).  Yasa genel olarak yumuşak paranın kullanımını sınılıyor, şahısların ve çeşitli tüzel kişilerin kampanyalara bağış toplamasını yasaklıyordu.

Son olarak Ocak 2010’da ABD Yüksek Mahkemesi (Supreme Court) kararı ile seçim kampanyalarında yeni düzenlemeler yapıldı. Kampanya harcamalarına getirilen sınırlamaların büyük bir kısmı ortadan kaldırılarak, bireylerin politikaya diledikleri miktarda ve istedikleri zaman destek vermelerinin önü açılmış oldu. Böylece ABD kamuoyunda politik eylem komiteleri, kısaca ‘superPAC’ adı verilen özel bir eylem grubu oluşturuldu. Sonuç olarak, seçim kampanyalarına sınırsız bağış kabul etme ve sınırsız harcama yapma yetkisi olan bu kuruluşlar ile paranın politik arenaya olan etkisi artırılmış oldu.

2016 Başkanlık Seçimleri ve Kampanya Finansmanları

ABD’de 8 Kasım’da yapılacak 45. başkanlık seçimleri öncesinde Clinton ile Trump arasındaki rekabet kızışıyor. Ipsos kamuoyu araştırma şirketi tarafından yaptırılan ankete göre, Demokratların başkan adayı Hillary Clinton’a destek verenlerin oranı yüzde 43’e yaklaşırken, Cumhuriyetçilerin başkan adayı Donald Trump’a destek verenlerin oranı yüzde 35’te kaldı.

Ancak 8 Kasım’da gerçekleştirilecek başkanlık seçimleri öncesinde yapılan anketlerde Trump’ın Demokrat Parti Başkan adayı Hillary Clinton’un gerisinde kalmasının ardından, Trump seçim kampanyasının üst yönetiminde değişiklik yaparak, seçim kampanyası CEO’su olarak StephenBannon’u işe alırken, seçim kampanyası yöneticiliği görevine daha önce danışmanlık görevini yürüten KellyanneConway getirdi. Böylece, ABD’de Cumhuriyetçi Parti’nin başkan adayı Donald Trump, iki ay içinde ikinci kez seçim kampanyasını yürüten takım içinde değişikliğe gitti. Zira Trump, haziran ayında seçim kampanyası müdürü CoreyLewandowski ile yollarını ayırmıştı.

Öte yandan, ABD’de bugün başlayan 45’inci başkanlık seçimleri için yürütülen seçim kampanyaları Amerikan tarihine en pahalı seçim kampanyaları olarak tarihe geçeceğe benziyor.

Cumhuriyetçi Başkan adayı Donald Trump, seçim kampanyasında pek çok kişiyi şaşırtan politikalarıyla isminden sıkça söz ettiriyor. Daha önce hiçbir siyasi görev üstlenmemiş olan New Yorklu gayrimenkul devi Trump, seçim kampanyasının masraflarını kendisinin üstleneceğini, bağışlara mahkûm kalmayacağını belirtmişti. CNN televizyonunda konuşan milyarder iş adamı Donald Trump “Haftada en az iki milyon dolar ya da çok daha fazlasını harcayacağım. Iowa, New Hampshire ve Güney Carolina’da büyük reklam kampanyasına girişeceğim ve kayda değer düzeyde olacak” açıklamaları ile gündeme gelmişti. Zira ülke genelindeki oy oranı yerine eyaletlerdeki üstünlüğün başkanı belirlediği ABD seçimlerinde, Trump’ın Ohio’dan sonra reklam kampanyası ağırlığını Iowa, New Hampshire ve Güney Carolina’ya veriyor.

Başkanlık seçimlerinde Demokratların adayı olan Hillary Clinton ise, bu yılın Kasım ayında yapılacak başkanlık seçiminde göreve gelebilmek için yürüttüğü kampanya kapsamında şu ana kadar yaklaşık 220 milyon dolar harcadı. ABD Federal Seçim Komisyonunun 21 Temmuz 2016 tarihinde yayınladığı rapora göre, toplam bütçesi 375 milyon dolar olan Clinton’ın, başkanlık seçimleri için yaptığı kampanyanın finansörlerini Kampanya Komitesi, superPAC’ler (süper siyasi eylem komiteleri) ve diğer kuruluşlar oluşturuyor. ABD’de başkanlık seçimleri için yarışan adayları yabancıların desteklemesi yasak olmasına rağmen, Hillary Clinton’ın başkanlık seçimleri için yaptığı kampanyanın finansörlerinden birinin de Suudi Arabistan Prensi Muhammed bin Salman olduğu iddiası basında yer almıştı.

Clinton’nın reklam stratejisinin büyük bir bölüme Trump’ın stratejilerini eleştirmeye dayanıyor. Trump’ın bugüne kadar seçim kampanyaları için yaptığı harcamalar ise Clinton’ın harcamalarının üçte birine karşılık geliyor. Nitekim Cumhuriyetçi aday Trump’ın seçim bütçesi yaklaşık 98 milyondan oluşuyor ve Federal Seçim Komisyonu raporuna göre Trump bunun yaklaşık 69 milyon dolarını harcadı.

Öyle ki, 2012 başkanlık seçimlerinde Barack Obama Cumhuriyetçi rakibi MittRomney’e karşı üstün gelerek ikinci kez ABD başkanlığına seçilmişti. Federal Seçim Komisyonu raporuna göre, ABD Başkanı Barack Obama,  2012 başkanlık seçiminde ikinci kez aynı göreve gelebilmek için yürüttüğü kampanya kapsamında yaklaşık 721 milyon dolar harcadı. Rakibi Romney ise yaklaşık 449 milyon dolarlık harcama yaptı.

Neticede ortaya çıkan tabloda, ABD’de seçim kazanmak için çok büyük finansal destek gerekiyor. Zira ABD seçim siteminde kampanyalara yığınla paralar harcanmakta, daha çok para toplayan politikacının daha başarılı olacağı öngörülmektedir.

Öte yandan, seçimlerde elde edilen sonuçların harcanan para ile doğru orantılı olmadığını savunan yaygın bir görüşten bahsedilebilir. Kamuoyu desteğinin harcanan para miktarına endeksli olmadığını savunan bu görüşe göre, modern politika dünyasında daha çok para toplamak politikacının daha başarılı olması için tek başına yeterli olmamakta, başka çabalar da gerekmektedir. Öyle ki 2008 başkanlık yarışında Hillary Clinton ön seçimlerde daha fazla para harcamasına rağmen, parti tarafından Obama aday gösterildi. Aynı şekilde Başkan George W. Bush’un kardeşi Jeff Bush federal başkanlık seçimleri yarışında 130 milyon dolar harcama yaptıktan sonra çekilmek zorunda kaldı.

Günümüzde gelir dağılımı adaletsizliği tüm dünya ülkeleri için çözümü en zor dertlerden biriyken, gelir dağılımı giderek daha adaletsiz hale gelmektedir. Bununla birlikte, zenginlerle fakirler arasındaki gelir eşitsizliğinin artarak devam ettiğinisistemin tüm zayıf ve olumsuz taraflarına rağmen, seçimlerde elde edilen sonuçların harcanan para ile doğru orantılı olmadığını gösteren örnekler olması umut vericidir.

 

Nuran YILDIRIM

Not: Bu yazı Diplomatic Observer Dergisi’nin Eylül 2016 sayısınında yayınlanmıştır.

KAYIP ANAYASA PEŞİNDE BİR ÜLKE: KIRGIZİSTAN

Modern hukuk felsefesi ve hukuk kuramında kuvvetler ayrılığı ilkesi demokratik devlet yönetiminin varoluşsal koşulu olarak tanımlanabilecek bir yaklaşımdan söz edilebilir. Montesquieu’nun yasama, yürütme ve yargı güçlerinin birbirinden ayrılmış oldukları yönetim modeli olarak tanımladığı kuvvetler ayrılığı ilkesi, iktidarın mutlak gücünün eşitlikçi bir biçimde muhtelif organlar arasında dağıtılmasıyla, iktidarın sınırlanması ve denetlemesini sağlamaktadır. Bu ilke yasama, yürütme ve yargı organlarının birbirlerinin yetki alanlarına karışmasına ve bu üç gücün tek elde toplanmasına engel olmuş ve modern anayasalarda demokrasinin vazgeçilmezi olarak sıkı sıkı korunmuştur.

Öte yandan, var olan devlet yönetim sistemleri felsefi ve kuramsal olarak tanımlanmış ideallerden ne yazık ki uzaktırlar. Zira günümüzde bir devletin yönetim biçimini belirleyen anayasanın kaybedilmesi bile söz konusu olabilmektedir.

Geçtiğimiz günlerde Kırgızistan Meclisi, Cumhurbaşkanı Almazbek Atambayev’in kurucusu olduğu Sosyal Demokrat Partisi ile koalisyon ortakları – Kırgızistan Partisi, Kalkınma ve İlerleme Partisi ve Sosyalist Ata Meken Partisi –  arasında 11 Aralık’ta yapılması planlanan anayasa değişikliği referandumu tartışmalarına sahne oldu. Yürütmenin yetkilerini aşırı ölçüde artıracağı gerekçesiyle koalisyon ortakları tarafından karşı çıkılan anayasa referandumu tartışmaları üzerine Sosyal Demokrat Partisi koalisyondan çekildiğini açıkladı ve Cumhurbaşkanı Atambayev Sosyal Demokrat Partisi’nin koalisyondan ayrılma kararıyla hükümetin istifasını kabul etti.

Kırgızistan’da anayasa değişikliği tartışmalarının yapıldığı bu dönemde ilginç bir olay yaşandı ve siyasetçiler anayasayı kaybetti. Adalet Bakanlığı tarafından muhafaza edilmesi gereken Kırgız Anayasası’nın kopyaları mevcut ancak metnin imzalı ve orijinal kopyasının nerede olduğu ya da olup olmadığı bilinmiyor.

Konu hakkında 24.kg News’e konuşan Kırgızistan Cumhurbaşkanı Danışmanı Farid Niyazov’un, aslında 2010 anayasasının hiçbir zaman imzalanmadığını dile getirmesi kafalarda soru işaretlerinin oluşmasına yol açtı.

Zira geçmişe dönüp bakıldığında Sovyetler Birliği’nden ayrılmasının ardından demokratik bir duruş sergileyen Kırgızistan, Askar Akayev ve sonrasında Kurmanbek Bakiyev’in göreve gelmesinin ardından otoriter bir rejime dönüşmüş, gerçekleşen ayaklanmalar sonucunda iktidar sürekli el değiştirmiştir. 2005 yılında ‘Lale Devrimi’ ile Askar Akayev görevinden uzaklaştırılmış, Kurmanbek Bakiyev önderliğinde kurulan yeni hükümet 2005 öncesi sorunlara cevapsız kalması sonucunda 2010 yılında gerçekleşen halk ayaklanmasıyla Bakiyev’in görevine de son verilmiştir. 2010 Devrimi’nin hemen ardından yapılan anayasa referandumu ile başkanlık sisteminden parlamenter sisteme geçilmiş ve Almazbek Atambayev iktidarı devralmıştır.

2010 yılında anayasayı hazırlayan komisyonun başkanı Ömürbek Tekebayev, Atambayev’in göreve gelmesinin ardından muhalefet saflarında yerini almış ve yapılan anayasal değişikliklerin Atambayev önderliğinde hiçbir zaman gerçekleşmeyeceğini ve ülkenin tam anlamıyla parlamenter bir yapıya kavuşamayacağını savunmuştur.

Nitekim geçtiğimiz günlerde anayasa değişikliği tartışmalarının gündeme gelmesi üzerine basın açıklaması yapan Tekebayev, 2010 anayasasının hazırlanmasında kuvvetler ayrılığı ilkesine önem verildiğinin altına çizerek, yapılması planlanan değişikliklerin mevcut anayasaya aykırı olduğunu dile getirdi. Keza, 2010 anayasası 2020’ye kadar herhangi bir anayasal değişiklik yapılmasına karşı çıkıyor.

Diğer yandan anayasa referandumu Atambayev’in siyasi geleceği açısından önem taşıyor. Zira 2010 anayasası ile yasama organı güç kazanırken, yürütmenin yetkileri azaltılarak, cumhurbaşkanının görev süresi bir dönem ile sınırlandırılmıştır. Görev süresi 2017 yılında sona erecek olan Atambayev’in yeniden göreve gelme planının olup olmadığı henüz bilinmiyor, zira Atambayev konu hakkında hiçbir açıklama yapmadı. Ancak yönetim şeklinin değiştirilerek başbakanlık sistemine geçilmesi yapılacak olan değişiklikler arasında yer alıyor.

Ülkelerin Avrupa standartlarına uygun anayasalar hazırlamaları konusunda danışma organı görevini üslenen Venedik Komisyonu, Kırgızistan’da yapılacak olan anayasa reformu hakkında bir görüş raporu hazırladı. Venedik Komisyonu, yapılması planlanan değişikliklerin bir kısmının 2010 Anayasası’nın geliştirilmesi açısından önem taşıdığını ancak yasama ve yargı organlarının yetkilerini azaltarak, yürütmenin yetki gücünü artıran anayasa tasarısının kuvvetler ayrılığı ilkesine zarar vereceğini belirtti. Komisyon aynı zamanda öngörülen değişikliklerin demokrasinin temel prensipleri olan hukukun üstünlüğü, yargının bağımsızlığı, temel insan hak ve özgürlüklerine zarar vereceği konusundaki endişelerini dile getirdi.  Bu bağlamda Komisyon bir takım önerilerde bulunarak, referandumun yapılabilmesi için mecliste üçte ikilik bir çoğunluğun onayının alınmış olmasının tek başına yeterli olmadığını ve her iki aylık dönemde en az üç kez oylamaya sunulması gerektiğini belirtti.

Kırgızistan’da anayasanın kaybedilmesi bir yandan ülkenin içinde bulunduğu siyasi duruma ışık tutarken, diğer taraftan ülkede var olan devlet yönetim sisteminin felsefi-kuramsal bağlamda demokratik devlet yönetimin varoluşsal koşulu olarak tanımlanmış “kuvvet ayrılığı idealinden” ne kadar uzakta olduğunu gözler önüne sermektedir. Zira Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından bağımsızlığını ilan eden Kırgızistan, sahip olduğu çoğulcu siyasi sistem ile bulunduğu coğrafyada demokrasi alanında en gelişmiş ülke kabul edilerek “Orta Asya’nın Demokrasi Adası” olarak adlandırılmaktadır.

Öte yandan Kırgızistan’da halkın 11 Aralık’ta yapılacak olan anayasa referandumunda siyasiler ile aynı tutumu sergileyip bilinmezliğe doğru bir adım atacakları sonucuna ulaşmak çok zor. Önümüzdeki dönemde neler yaşanacağını takip edip göreceğiz.

Nuran YILDIRIM

http://www.diplomatikgozlem.com/TR,16137/kayip-anayasa-pesinde-bir-ulke-kirgizistan.html